Salı, Eylül 29, 2015

RİYA-İ ŞUARANIN NÖROBİYOLOJİSİ

Günümüz müteşair (poetaster; şairlik taslayan) taifesinde görülen önemli bir ortak özellik korkak bakışlar ve lafazanlıktır (verbozite). Halbuki şiir ve savaş arasındaki yakın ilgiyi görebilmek için şair olmak gerekmez. Nitekim nörobiyologların içinde şair olanlar varsa bile nispeten küçük bir grubu oluşturuyorlardır ama bu, şiirin efsanevi ustaları olan cahiliyye dönemi arapları ile aynı noktaya varmalarını engellememektedir.

Şiir güzel söz müdür, yoksa bilinçdışının çöplüğünden çıkan nesneler midir ya da bunlardan çok daha farklı bir şey midir? Sonuncusu doğruysa ilk ikisine ne isim vermeli, ya da onlara şiir dersek, diğeri için yeni bir isim bulmak mı gerekir? Poetika’nın çok yabancısı olduğumuz bu nevi sorunsallarından bahsetmek yerine, konuya çok daha başka bir cepheden yaklaşacağız.

Yazının başındaki tip tasvirlerini ele alalım. Bunlardan biri “lafazan” (sözel adam) idi. 
Lafazan hayatı kelimelerden ibaret görür, daha doğrusu hayatı kelimelere böler, dolayısıyla zorunlu olarak analitiktir. Birkaç bin kelime ile tüm bir evreni ve hayatın sonsuz karmaşasını inşa edebileceğini düşünür. Kelimeleri bir denetim aracı olarak kullanır. Ona göre evrendeki herşeyin kendi kurduğu modelde bir yeri vardır. Bu model rijiddir yani herşeyi bu modele göre zincire vurmak ister.1 Oysa hayat modellenemez ve hiçbir şey rijid değildir. Doğamız böylesi iğreti bir konstrüksiyondan hoşlanmaz, bu denetimden sıyrılır ve adeta ders vermek için saçma ve akıl-dışı olarak belirir. Tüm bir hayatı kendi rasyonelitesine göre yeniden inşa etmeye kalkan lafazanımızı nevroza duçar eder. Artık bir nevrotik olan lafazanımız irrasyonel ve komik korkulara sahiptir. Bu intikam tarzında ince bir mizah olduğu kuşku götürmez.

Beynimizin sol yarıküresinde bulunan ve lisan fonksiyonu ile ilgili olan Wernicke aynı zamanda ‘düşünce’nin gerçekleştiği bölgelerden biridir. Rasyonaliteden büyük ölçüde bu bölge sorumludur. Lafazanımızda hakim olan devreler sol yarıküreye ait olanlardır.2

İkinci tip (eylem adamı) ise ilkinin tersine non-verbaldir. Yani sözel stratejileri çok gelişmemiştir. Hayattaki tüm kavramları kelimelerin dar kalıpları içine hapsetmez ama sırf bu yüzden de bizimle olan sözel iletişimini bir ölçüde yitirecektir. Beynimizin sağ yarıküresi hiç birşeyi isimlendirmez, onları ortalayarak bir sınıf içine dahil etmez.3 Onları olduğu gibi, Kant’dan "ödünç" alacak olursak Ding an Zich olarak kabul eder. Lafazan nasıl söze  yönelimli ise, non-verbal eşyaya, eyleme yönelimlidir. 

Peki kendilerini ifade etmeleri nasıl mümkün olacaktır? Maalesef bir bölümü bunu beceremedikleri için yalnız olarak yaşarlar. Onlara asosyal dendiğini veya sözel ifade yetenekleri sınırlı olduğu için salak gibi algılandıklarına şahit olursunuz. Çocukluklarında da "tembel öğrenci" damgası yemişlerdir. Ancak şanslı olan küçük bir azınlık, özel bir eğitim programına dahil edilirler. Çünkü beynin sağ tarafı "ümmi"dir, klasik öğretim onu sıkar. Onlar eylemle kendilerini ifade edebildiklerinden, uygun bir praxis alanında onlara dahi dendiğini de görebilirsiniz. Duyguları saklanamayacak kadar yoğun olanlar ise onları resim, müzik veya sözel olmayan başka bir forma dönüştürürler. Bu durumda olanlar "sanatçı" olarak isimlendirilirler. Bu noktada sanata bir yaklaşım geliştirmek üzereyiz; ancak bu bakış açısına göre şiir sanat değil midir? Elbette ki öyledir… Peki şiirin kökeninin nonverbal olduğunu iddia edersek saçmalamış mı oluruz?

Pek değil. Şiiri non-verbal  düşüncenin kendini ifade etme sancısı olarak tanımlamak akla yakın olabilir. Zihnimizin bir bölümünde ortaya çıkan irrasyonel düşünceleri 4 nasıl ifade edebiliriz? Mistikler bu yaşantılarını ifade etme yolunu allegoriler ve remizler ile bulmuşlardır.Bu tarz ve şiir analog formlardır. Kaynağı ve niteliği yanısıra biçimi de benzerdir. 

İrrasyonel olmayan anlatım biçimlerine, manzum bile olsalar, sadece bu yazı sınırları içinde kalmak üzere ‘güzel söz’ adını verelim. "Güzel söz" ve "şiir" arasında, bir üstünlük tartışması yapmadan, ilkine örnek olarak Mehmet Akif’inkileri verebiliriz. Yedi askı (Muallakat-ı Seb’a) için yapılan elemelerde Arapların "bu şâirdir", "bu âkildir" diye tasnif yaptıklarını  göz önüne alarak, "güzel söz"e "âkil söz" adını da verebiliriz. 

Bu söz adeta tornadan çıkar gibi yontularak düzeltilmiş, özlü ve hikmet  dolu bir sözdür. Düşünülmüş ve inşa edilmiştir. İnşa edilirken analitik parçalar kullanılmış, dolayısıyla rasyonalite gözetilmiştir. Oysa diğer formda -ister şiir isterse başka bir isim verin- birdenbirelik ve gestalt anlatım sözkonusudur. Oryantasyon ve nedensellik ile kayıtlı değildir, adeta irfani bir niteliği vardır. Tıpkı rüya gibi kategorileri esnetir, aşar. Bu sentetik form sağ beyne özgüdür. 

Sağ beyin analiz özürlüdür, gestaltleri parçalamaz. Hiçbirşeyi hiçbirşeye indirgeyemez ve hiçbir şeyi kodifiye edemez, yani dile de getiremez. Görevi holistik kavramları manipule etmektir. Şimdi sorun şudur; bu holistik kavramlar, bu gestaltler, nasıl dile getirilecektir? Açıktır ki sıradan bir dil, sıradan bir gramer bunu beceremez. Ancak özel bir anlatım tarzı ile bu gerçekleştirilebilir. İşte şiirin fonksiyonu bu olmalıdır. Öyleyse vezin ve şiir arasındaki ilişki mutlak değil arızidir. Prozodi ve ritim sağ beyinle ilgili olsa da, vezin şiire sonradan eklenmektedir. Bir parça ritimli, enteresan söz söyleme çabasına şiir denmez. Bu gibilere  şâir (poet) değil müteşâir (poetaster) denir.7

Dr. Ahmet Çorak

(1997'de Sarnıç isimli edebiyat dergisinde yayınlanmıştır)
----


1 Engin Geçtan'ın bir hastası olan arkadaşım, odaya girdiğinde yerde bir yastık görür. "Bu yastık ne yapıyor orada" diye sorunca, "bilmem, canı öyle istemiştir" cevabını alır. Obsesif kompulsif bir kişiliğe sahip olan hasta bunun bir "saçmalık" olduğuna dair terapistiyle tartışmaya girer. Hayatı analitik olarak düzenleme gayretinde olan bu hastalar, bu çabalarının sonuçsuz kaldığı yerlerde kaygı üretirler. 
2 Kadınların sözel stratejilere daha eğilimli olması ile sol yarıküre egemenliğinin daha fazla olması arasında bir ilişki kurulmuştur. Erkeklerde de, sag baskin olan uzaysal yetenekler daha gelismiştir. Literatürde bu konuda çelişkili yayınlar var. Fakat bütün hayat gibi bu konuda da pür tiplemeler değil, yüzdeler ve ortalamalar söz konusudur. Bu yüzden "sol baskın erkek" veya "sağ baskın kadın" da olabilir.
3 İsimlendirilecek olanlar bir sınıf (küme) içine dahil edilir. Küme içine dahil edilenler, bireysel özelliklerinden soyulur, ortalama bir "tip"e indirgenir. Gerceklik formellestirilmis, varliga uni-forma giydirilmistir.  Böylece, "hayat", üzerinde konuşmaya müsait hale getirilmek üzere "traşlanır". Konuşmaya başladığımızda, hayatı acımasız bir biçimde indirgemiş, kırparak kelimelere uyarlamış oluruz. Bu, hayatı yaşamanın bir yolu değildir; yaşadıklarımıza dair, başkasına bir işaret göndermenin yoludur. Ayaginiza diken batip "ah!" dediginizde, bu iki harf eger muhatabinizda benzer yasantilari tetiklemiyorsa, sadece "a" ve "h" dır, fazlasi degil. Hayat sözsüz olarak yaşanır, sözle paylasilmaya calisilir. Fakat sozun tasidigi anlam, sozun sozluk anlamindan ote degilse, bu, dedikoduyu gecmez. Bir sizoidin, "sonsuzluktaki yalnizlik" hissini, siz de hissetmemisseniz, bu ifade sozluksel degerinden fazlasini tasimaz.  
4 "İrrasyonel", bu metinde "rasyonel olarak ifade edilemeyen" anlamında kullanılmıştır.  
Allegoriler ve allegorilerden zengin rüyalar, kendi içsel yaşantısını sözel olarak dile getiremeyen hastanın vazgeçilmez iletişim biçimidir. Bu nedenle, bu iletişim kanalları psikanalitik psikoterapilerde apayrı bir önem taşırlar.

   Psikanalitik psikoterapi pratiğine uzak olan insanlar, odada sadece sozel (verbal) bir alis-verisin cereyan ettigini dusunurler. Oysa sozel alis-veris isin bilissel kismidir. Bilissel tabaka ise kendiligin kabugunu olusturur; halbuki cekirdekte sozsuz afektler bulunur. Cunku cekirdek, cocugun ilk iki yilinda ortaya cikar. O yuzden "sozsuz" (nonverbal) olana en cok ilgi duyan, psikanalitik yaklasimdir. "Sag beyinden sag beyine (sozsuz) iletisim", hem anne-bebek hem de terapist-hasta iliskisini tarif eder.

    Sozler "sozle anlatilamayan"i yuklenen tasiyicilardir, tipki şiir gibi. Bu nedenle terapist ve hasta arasindaki iliski "siirsel bir iliski"dir ve yine bu nedenle psikanalitik psikoterapiler allegorilere, ruyalara basvururlar. Allegoriler ise sag yarikure ile iliskilidir. Allegoriler, dogrusal olarak anlatilamayani (irrasyonel), dinleyen insanin icinde dogurmaya calisan ifadelerdir.
    Psikanalitik psikoterapiyi kitaptan ogrenen ve hic uygulama firsati bulmayan kisiler, terapinin kitaplardaki formulasyonlardan ve odada teknik uygulama hunerinden ibaret oldugunu zannederler. Oysa "soz"de kalan iletisim, supervizörlerin en sık yonelttigi elestiridir.

    "Sozsuz bilgiarazide yasama sanatidir; "kuramsal bilgi" ise harita okuma bilgisi. Harita okumayi arazide yasamak zannedenler oldugu gibi, haritasizlikla ovunup ayni yerde surekli daire cizenler de vardir. Haritaya ve harita okuma yetisine sahip olmaya yonelik haset, gulunc duruma dusmelerine yol acar
       6 Şair ve âkil arasındaki ilişkiye benzer ilişkiler ârif (bilge; irfan sahibi) ve âlim (bilgin; ilim sahibi), arasında da bulunur. Bilgin bilir, bilge tanır. Bilme dolaylı, tanıma ise anlıktır. Bilme yavaştır ve gayret ister, cunku cizgisel bir surectir; bilinçli kontrol altındadır. Tanıma ise daha hızlı ve otomatiktir, cunku paralel bir surectir; bilinçli kontrol altında değildir. Birisi bize tanıdık gelir, onu çıkarmakta zorlanırız. Fakat tanıdık gelmesi anlık ve spontandır. Tanıdık gelmesi bilinçli bir gayretle olmamıştır; onu çıkarmaya çalışmak bilinçli ve bazen çok zorlu bir süreçtir. Sinirbilimde bu iki sürecin birbirinden bağımsız süreçler olduğu kabul görmektedir. 

            İrfan ve ilim arasındaki bu ilişki Türk edebiyatında yaklaşık 800 yıldır işlenmiştir.  
   
7 Şiiri vezinden, ritmden, ahenkten ibaret zanneden, şaircik, şairlik taslayan. 





Toplam Sayfa Görüntelenme Sayısı