Çarşamba, Aralık 13, 2017

BENLİK DURUMLARI (EGO STATES) VE ÇEKİRDEK BENLİK


1,5 yaşındaki çocuğunun 'coşku'sunu derinden paylaşabilen bir kişinin, yönetim kurulu başkanı olduğu kuruluşun önemli iş görüşmeleri esnasında bambaşka bir kişilikle ortaya çıkmasını nasıl anlayabiliriz? Her ikisi de sahici (otantik) olan bu 'duygu-düşünce-davranış örüntüsü' arasındaki ilişki nedir? Kararlı halde (stabil), sınırlı sayıda 'duygu-düşünce-davranış örüntüleri' mi, yoksa sonsuz sayıda örüntü konfigürasyonları mı mevcuttur? Bu örüntüler hangi zemin üzerinde bulunurlar?

William James benzer örüntülerden bahsetmekte, onları "sosyal kendilik" olarak isimlendirmekte ve bu kendiliklerin sınırlı sayıda olduğunu ve yaşantı ile şekillendiklerini düşünmektedir: "Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kişi, onu tanıyan ve onun imgesini zihninde taşıyan bireylerin sayısınca sosyal kendiliğe sahiptir." (James, 1890/1908; s.294). Fakat daha sonra bu bireylerin gruplar halinde sınıflandırılabileceğini düşünerek "pratik olarak söyleyebiliriz ki, bir kişi, düşüncelerini önemsediği farklı gruplar [1] adedince farklı sosyal kendiliğe sahiptir" diyerek bir düzeltme yapar (aynı yer). "Kendilik" olarak isimlendirmekle James, bu yapıların kararlı oldukları, yani duruma göre anlık değişiklik gösteren geçici konfigürasyonlar olmadıkları yönünde görüş bildirmiş oluyor. Radikal bir emprisist olarak, James'in bu yapıların çok uzun ömürlü olduğunu kabul etmesini beklemesek de [2] , James psişenin bu eğilimlerinin bazılarının oldukça kalıcı olduğunu düşünüyor (age; s.296).

Lateralizasyon (beynin yarıkürelerinin farklı alanlarda uzmanlaşması) ve çoklu yapı pop psikolojinin çok sevdiği iki konudur. İnsan benliğindeki (veya kendiliğindeki) [3]  bu çoklu yapı (multiplicity) [4] kavramının, bilimden çok, heyecan peşinden koşanları cezbeden bir tarafı vardır. Psikoloji tarihi bu konunun suistimalleri ile dolu olduğundan, bu yazının, konuyu sadece mevcut literatür ışığı altında incelemeyi amaçladığını önceden belirtmekte fayda var. Bu yazıda, psikoloji literatürüne büyük katkıları olan isimlerin, çekirdek benlik ve ego durumları arasındaki ayrıma benzeyen düşünceleri ele alınacaktır. Bu ayrıma dair saptanan düşünceler arasında, bazı noktalarda, doğal olarak birbirine uymayan hatta zıt fikirler de bulunmaktadır. Odaklanılan ortak nokta olarak, deneyimle değişmeyen, merkezi bir yapı ile, deneyimle çeşitlenen yapılar arasındaki ilişkiye dair, öne çıkan yazarların eserlerinde bulunan temalar arasında, klinik açıdan elverişli bir sentez üzerinde durulacaktır.

Örnek olgular üzerinde düşünmeye devam edersek, erişkin kişiliğinden sıyrılamayıp, "çocukla çocuk olamayan", dahası her yerde hiç değişmeyen aynı rijid kişilik örüntüsünü sergileyen bir yöneticide eksik olan şey nedir? Yeterince farklı yaşantı deneyimlememiş olması mıdır; bu örüntüleri geliştiren yetisinde bir defektin bulunması mıdır? Yoksa içinde bulunduğu durum, bir tehlikeye karşı savunma olarak mı kullanılmaktadır? Yani sorun çoklu bir sistemin olmayışından mı, yoksa böyle bir sisteme karşı geliştirilen bir savunma olmasından mı kaynaklanmaktadır?

Bu örneğin tersine, içinde bulunduğu duruma kapılarak, kişiliğinin diğer taraflarını tümüyle unutan ve 'uygunsuz' davranışlar sergileyen bir başkası hakkında da, bir örüntüden diğerine geçmenin neden zorlaşmış olduğunu sorabiliriz. 'Çoklu yapı'nın varsayıldığı bir yerde 'bağlantısallık' (connectivity) kavramı da önem kazanır.

Konuyu incelemek için önümüzde iki yaklaşım bulunmaktadır. Bir kişinin 'durumunun fotoğrafı' çekilir ve bu durum bir patoloji olarak tanımlanırsa, bu yaklaşıma deskriptif (tasvir eden, fotoğraf çeken [5] , betimleyici) yaklaşım adını veriyoruz.

İkinci bir yaklaşım olarak, iki zıt örnek arasındaki farkları üzerine koyacağımız 'kurgusal bir zemin' inşa edebiliriz. Bu yaklaşım, normal ve patolojik olan arasında bir 'süreklilik' tesis etmiş olur. Buna da etiyolojik yaklaşım diyoruz. Bu yaklaşımın başlıca örnekleri nörobiyolojik ve dinamiktir. Normal ve patolojik olan arasındaki bu süreklilik üzerinde, muhtemel patolojik etkenlere işaret etmek ve etki mekanizmaları üzerinde düşünmek kolaylaşır, [6] çünkü insan zihni düşünürken modeller kullanma eğilimindedir. Ancak kullanılan 'model' ile ilgili sınırlamaların farkında olmak gerekir. Çünkü model, daha soruların cevaplarından önce, soruların kendilerini belirleyerek, kuramcıyı sınırlandırır. Psikoloji tarihinden basit bir örnek verecek olursak bilinci bir "akış" veya bir "yapı" olarak modellemek, daha cevaplardan önce, soruların kendilerini belirler. [7]

En temel modellerden birisi "içimizde" bizi temsil eden bir yapı olduğu varsayımına dayanır. Kişinin farklı duygu-düşünüş hallerinin ve davranış kalıplarının kendisinden kaynaklandığı varsayılan psişik yapıya benlik (ego) adı verilmiştir. Yani (biyopsikososyal somut bir varlık olan) ben, içimdeki bu hipotetik yapı tarafından temsil ediliyorum. Bu yüzden sonuna Türkçe soyutlama eki olan -lik getiriyoruz. Almanca'da başına 'das' artikeli gelmişti. İngilizcesi (the I, I'ness veya I'hood) ise tercih edilmemiş ve Latincesi (ego) ödünç alınmıştır. Türkçe'de soyutlama eki olan -lik, 'öz'e işaret eder. Dolayısıyla benliğin, biyopsikososyal somut varlığın 'öz'ü olduğu ve onu temsil etmeye en çok layık olduğu düşünülmüştür. Bu yazının çerçevesi, bu 'özcü yaklaşım'a çok farklı cephelerden, özellikle emprisist ve varoluşçu açılardan yöneltilebilecek eleştirileri [8]  kapsamıyor.

Betimleyici bir yaklaşım eğer benlik kavramını reddetmiyorsa, ağır patolojileri, 'parçalanmış benlik' işlevlerini gösteren bir fotoğraf ile, [9] sağlıklı bir kişiliği ise bütünselliği zarar görmemiş bir benlik fotoğrafı ile tasvir edebilir. Çekilen bu iki ayrı fotoğrafın temsil ettiği olguların ve arada kalan diğerlerinin, üzerine yayılacağı bir sürekliliği, kanıta dayanmadığı için öngörmez. [10] Etiyolojik veya dinamik yaklaşım ise çokluk (parça) ve birliği (bütün), üzerinde gösterebileceği 'çoklu-bağlantısal' bir süreklilik varsayarak, bu süreklilik üzerinde olguları spektral olarak yerleştirmeyi dener. Bu durumda birlik ve bütünsellik hissi, farklı parçaların bağlantısallığı [11] anlamına gelir ve kimi etiyolojik yaklaşımları modellemeyi mümkün kılar; örneğin, "benlik parçalanması"na sebep olarak "travma kuramı" gibi.

Girişte bahse konu olan örneklerdeki farklı duygu-düşünüş halleri ve davranış kalıpları, kişideki farklı benliklerden kaynaklanamayacağına göre, aynı benliğin farklı hallerinden, modalitelerinden, veya farklı bölümlerinin etkinleşmesinden kaynaklanıyor olmalıdır. Benliğin farklı zamanlarda etkinleşen farklı bölüm/modalite/sistemlerinin, benlik durumlarına sebep olduğunu varsaydığımızda, bu elemanların benlik ile ve birbirleriyle ilişkileri de bir problematik olarak gündeme gelir. Bu durumda benlik için 'dinamik bir bütün' sıfatını kullanabiliriz. Dinamik olması, parçalarının/sistemlerinin birbirleriyle karşılıklı ilişkisine işaret eder. Parçalarının olması onun bir bütün olarak algılanmasına engel değildir. Örneğin herhangi bir duysal deneyimin renk, hız, şekil, ses v.s. gibi beynin farklı bölümlerinde temsil edilen nörobiyolojik süreçlerle ilgili olduğuna, fakat bu şekilde parçalardan ibaret olmanın, deneyimin bir bütün olarak hissedilmesine (sensus communis) engel olmadığına dair yeterince kanıt mevcuttur (Damasio, 1989). Bu durumda, benlikte, parçalanmaya (fragmentation) varmayan, normal sınırlar içinde kalan akıcılık (fluidity) ve değişebilirlik (mutability) modellenmiş olur.

Tek benliğin bu farklı durumları üretmesini, çeşitli kuramlar farklı biçimlerde açıklamaya çalışırlar. Bu açıklamaları yapmak için çeşitli metapsikolojik yapılar varsayanlar olduğu gibi fenomenolojik olarak yaklaşanlar da vardır.

Genel bir psikanalitik kavram olan "içeatılan nesneler" farklı ilişki kipleri üretirler. Farklı benlik durumlarının kaynağı olan bu ilişki kipleri birbirine zıt da olabilirler.

Sullivan'ın (1965; s.269) terminolojisinde benlik durumları "ben-sen örüntüleri" (me-you paterns) adını alır. Farklı kişilerarası (interpersonal) durumlarda, farklı "ben-sen örüntüleri" devreye girer. Hatta bazen bir durumda birden fazla örüntü sözkonusu olur. Bu örüntüleri üreten sisteme Sullivan "kendilik-sistemi" (self-system) adını verir (aynı yer). Bu örüntülerden preverbal dönemde ortaya çıkanlar, o anki kişilerarası durum ile uyumsuz mahiyette olabilirler; "ve böyle bir durumda kişi, olaya dahil olan çoklu "kişilikler" ve davranıştaki dengesizlik hakkında açık bir kavrayışa sahip değildir" (age; s.347). Sullivan'ın önemli terimlerinden kişileştirme (personification) "içeatılan nesne" kavramını andırır ve benlik durumları ile doğrudan ilgisi vardır.

Nesne ilişkileri kuramında, aralarında duygulanımsal (afektif) bir bağ bulunan bir grup nesne ve kendilik temsilleri bulunur. Bunlar kişi ve 'önemli ötekiler' arasında farklı türde ikili ilişki biçimlerini, yani dyadları oluşturarak çeşitli benlik durumlarına kaynaklık ederler (Kernberg, 1995).

William James çok sayıda sosyal kendiliğin yanı sıra, farklı türde kendiliklerden de bahseder. Bu farklı 'bileşenler', yani farklı kendilikler birbirleriyle çatışabilirler (James, 1890/1908; s.294). James'in "ikincil kişisel kendilikler" adını verdiği yapıların "olağan zamanlarda" "her zamanki ve normal kendilik" ile ilişkileri kesilebilir (age; s.227). Kısacası James'e göre insanoğlu 'uyumsuz bir çokluk'tan ibaret olabilir (age; s.294). Dolayısıyla bu yapılar aynı kişinin farklı, hatta çelişkili duygu-davranış örüntülerinin kaynağı olabilirler.

Benlik Durumları Terapisinin (Ego States Therapy) kurucusu olan Watkins bazı benlik durumlarının "içeatılan önemli öteki" olabileceğini ifade eder. [12] Mesela çocuk cezalandırıcı bir nesneyi 'içeatar' (introjection) ve cezalandırıcı bir benlik durumu oluşturur. Watkins'e göre (1997; s.25) kararlı bir yapı olan bir benlik durumu "davranış ve deneyimlerden oluşan organize bir sistem"dir. Bu sistemin elemanları "ortak bir prensip"le bir arada tutulurlar. Bir benlik durumu az çok geçirgen olan bir sınırla diğerinden ayrılır. Bu tanımlama çok daha önceden Eric Berne (1957) tarafından da yapılmıştır:

“Fenomenolojik olarak bir benlik durumu, duyguların tutarlılık içinde bulunduğu bir sistemdir; işlevsel olarak birbiriyle tutarlı olan davranış örüntüleridir; pragmatik olarak ise birbiriyle ilişkili davranış örüntülerine sevk eden duygular sistemi olarak tarif edilebilir” (age; s. 295).

Bu tanımlamada benlik durumunun örgütleyicisi ve merkezi elemanı olarak duygulanım önplana çıkmaktadır.

Benlik durumları kavramını ilk geliştiren Federn [13]  (1952; s.93) ise benlik durumları arasındaki ilişkiden, örneğin benliğin iki tarafı arasındaki diyalogdan bahsetmiştir. Genellikle bu taraflardan biri çocuk gibi, diğeri erişkin (olgun) gibi davranır. Tarafların duygulanımları ve düşünceleri, bu davranışlarla uyumludur. Çocuksu davranış örüntülerine sevk eden duygular sistemi ile erişkin davranış örüntülerine sevk eden duygular sistemi 'zaman içinde kararlı' ve birbirinden 'ayrık' sistemlerdir. [14]

Jung'un kompleksleri de, benlik durumlarının kaynağını oluştururlar. Birbiriyle ilişkili duygu, anı, algı ve arzular yumağı, bir "kompleks"i meydana getirir, yani kompleksler psişik içeriği (agregat) organize ederler. Bu kısmen bağımsız olan birimleri zihnin 'alt-sistem'leri olarak görebiliriz. Öyle ki, Jung'a göre "kişilik [dağıldığında] komplekslerine ayrılır" (Jung, 2014; s.8331) ve "kompleksler parça veya kısmi kişiliklerdir" (age; s.7922). Bu nedenle merkezi kontrolden çıktıkları şizofrenide şahıslaşarak (personification) kendilerini ifade ederler, görünür, işitilir hale gelirler (age; s.7921). Kişinin varsanı (halüsinasyon) olarak işittiği ses aslında onda mevcut bir kompleksin sesidir. Psikoz dışında, rüyalarda da benzer durumlara rastlanır (aynı yer). Hatta Jung, kişinin kendisini eğitmesi ile, komplekslerin rüya dışında da bir şahıs olarak ortaya çıkmasının sağlanabileceğini iddia etmektedir (aynı yer). Bazı hipnoz kuramları ve Watkins'in Benlik Durumları Kuramı da benzer iddiaları içerirler.

Edebiyattaki karakterler, yazarın imgeleminden ziyade bir kompleksin sözcüsü ise, bu karakterler 'gerçek bir yaşantı'ya sahiptirler, yani 'gerçek'tirler demektir. Böyle bir edebi karakterin, benzer kişilik yapısına sahip okuyucu üzerinde dramatik bir etki oluşturması beklenir. Aynı olguyu terapist-hasta ilişkisine uyarlamak da mümkündür. Terapistin bir tarafı, hastanın söylediklerini, anlamanın ötesinde, içeriden kavrar ve bu sayede hastada ortaya çıkan duygulanıma empati yapması mümkün olur. Böyle bir durum, ortaya çıkan yoğun duygulanım nedeniyle, deneyimsiz terapistin duygulanımın içine girerek seansı yönetememesine yol açabilir.

Bir kompleks (bir parça kişilik), baskın olan ego-kompleks (ana kişilik) ile yarışarak, bazen onu zayıflatır ve onun yerine geçer. Böyle bir durumda yeni ve patolojik bir kişilik ortaya çıkmış demektir (age; s.8259). Jung kişilik bozukluklarını bu şekilde açıklar. Jung'a göre "komplekslerin varlığı, psişe ile eş görülen 'bilincin birliği' hakkındaki safça varsayımımıza ciddi bir şüphe düşürür..." (age, 2014; s.3052). Bu, psişenin, bilincin, kendiliğin veya benliğin simetrik ve homojen bir daire olarak düşünülmesine yönelik bir eleştiridir.

Jung'un kompleksi ortak bir tema etrafında örgütlenir. Bu tema genellikle bir duygulanım ile ilişiklidir. Bu nedenle kompleksler 'duygusal olarak yüklü' birimlerdir. Jung ilk olarak "duygu-yüklü kompleksler" (emotionally-charged complexes) terimini kullanmıştır. Bu terim daha sonra "duygu-tonlu kompleksler"e (feeling-toned complexes) ve en nihayet salt "kompleks" terimine dönüşmüştür. Bir kompleks, psişik bir temsil ve ona bağlı özgül bir duygudan ibarettir (Hopcke, 1999; s.18).

Bilişsel açıdan yaklaştığımızda farklı benlik durumlarının farklı "şema"lardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Herhangi bir olgu karşısında 'apışıp kalmak', o tür bir olguya yönelik 'şeması olmamak' ve anlık olarak uygun bir şema üretememek olarak nitelendirilir. Fakat bilişsel yaklaşımın tersine, benlik durumlarında örgütleyici olan duygulanımdır.

Nörobiyolojik olarak ise, farklı benlik durumlarının farklı nöral ağlardan oluştuğunu varsayabiliriz. Farklı nöral ağlar, bazı ortak subrutinleri çağırabilirler; bu durumda onların kesiştikleri yani kısmen ortak içeriğe sahip oldukları ifade edilir. Bu ortak içerik arttıkça, kişiliğin esnekliği de artar.

Jacqui Schiff (1978) benlik durumları için "ilişkili yanıtların sinirsel ağları" tanımını kullanmaktadır. Siegel'e göre (1999) ise milyarlarca nöronun oluşturduğu trilyonlarca bağlantıyı yönetmek zorunda olan beyin, onları bazı örüntüler halinde organize eder. Bu örüntüler benlik (veya zihin) durumlarıdır. Bu özgül kendilik durumları (veya benlik durumları) geçici konfigürasyonlar olmayıp kararlıdırlar, dolayısıyla zaman içinde kendilerini işlevsel olarak tekrar ederler. Bunlar kısmen bağımsız olan işlem modülleridirler; yani kendi içlerinde otonomileri olsa da, kendi içlerinden etkinleşmezler, "çağırılırlar".

Gazzaniga ve LeDoux'ya göre (1978; s.150), bu işlem modülleri veya nöral ağların hepsi birbiriyle bağlantılı değildir. Dolayısıyla birinden diğerine geçmek mümkün olmayabilir. Nörobiyolojinin bu iki ünlü ismi benlik durumlarını farklı "bellek bankaları" olarak isimlendirirler. Bu yapıların her biri, kendi içinde tutarlı ve organize olmuş durumdadır ve bu yapıların kendilerine özgü değerleri bulunur. Dolayısıyla "kişi bir kendilikler yumağıdır" (age; s.161). Çoklu kendilikler (multiple selves) veya beyindeki çoklu mental sistemler olarak adlandırdıkları bu yapıların varlığına, kişi (ana benlik) [15] ancak davranışa dönüştüğünde (bilişsel, motor veya duygulanımsal çıktı) farkına varır (age; s.150).

Abraham Maslow kişiliği, birleştirilmiş (unified) bir bütün olma eğilimi olarak görür (Maslow, 1973; s.98). "Kişilik sendromları"nın entegrasyonu ile kişilik ortaya çıkar. Bir "kişilik sendromu" [16]  yapılanmış, organize, kompleks bir kişilik segmentidir. Düşünce, davranış, algı, afekt gibi psikolojik içerikten oluşmuştur. Sendromlar kararlı yapılardır ve kendilerini idame ettirirler, değişime direnç gösterirler. Dışarıdan yapılan baskı ile değişebilirler. Fakat değişimden sonra bir sendromun eski kuruluşuna tekrar geri dönme eğilimi vardır. Bir sendrom kendi içinde tutarlıdır ve iyi organize olmuştur, bu yüzden eğer bir değişim gerçekleşirse, bir bütün olarak değişir. Sendromun kendisini ifade etmesinde kültürel etkenler belirleyicidir (Maslow, 1943).

Assagioli'nin transpersonel yaklaşımında kişiliğin farklı kipleri (mod) vardır. Bu kiplere alt-kişilikler (subpersonality) adı verilir (Battista, 1996; s.58). Bu alt-kişilikler çeşitli duygu, anı, algı ve arzuları içeren kompleks yapıdadırlar ve benlik durumları bu yapılardan kaynaklanır. Herhangi bir psikososyal olgu ile kişinin başedebilmesi için, bu alt kişiliklerin biri devreye girer.

Eric Berne'in "transaksiyonel analiz"inde, kişideki "ebeveyn", "erişkin" ve "çocuk" konumları "benlik durumları" (ego states) olarak isimlendirilirler. Berne'e göre bu üç benlik durumu herkeste bulunur. Bu durumda benliğin üç farklı halinden bahsederiz. Benlik, bu farklı hallerinde, birbirlerine zıt davranışlar sergileyebilir (Berne, 1961).

Kohut birden fazla olduğunu varsaydığı kendiliği, "potansiyel olarak gözlenebilir bir zihinsel içerik" (Kohut, 2011; s.135) olarak değerlendirmektedir. Bu zihinsel içerik (bilişsel-duysal-duygulanımsal amalgam) etkinleştiğinde gözlemlenebilir hale gelmektedir; kendilik adını aldığına göre, kendisini bize 'benlik' olarak duyumsatmaktadır, yani bir 'benlik durumu' ortaya çıkmaktadır. En merkezde bulunan çekirdek kendilikte (nuclear self), "ideal ebeveyn imagosu"nu (narsisistik yatırım yapılmış arkaik nesne) ve "arkaik büyüklenmeci kendiliği" temsil eden yerler (kutup veya sektör) etkinleşerek, belli kişilik örüntülerinin (benlik durumları) ortaya çıkmasına neden olur. Arkakik iddialara sahip olan arkaik yapılar müdahale ederek işgal ederler (Kohut, 1971/2009 ; s.3) ve kişilerin gerçeklik düzlemindeki eylemlerine uygun olmayan benlik durumları ortaya çıkmasına sebep olurlar.

Konuyu biraz daha netleştirmek için 'kendilik sürekliliği' problemi yaşayan bir hastadan örnek verebiliriz. Bu hasta lüks modifiye aracı ile girdiği sokaklara, daha sonra, daha sıradan olan ikinci aracı ile girdiğinde sanki daha önce o sokağa girmemiş gibi hissetmektedir. Bu j'amais vous hissi, iki farklı benlik durumu arasındaki bağlantısallığa ait bir sorun gibi görünmektedir.

Bu sorun çift dilli (bilingual) çocuklar için de tartışılmaktadır. Örneğin bir çocuk Türkçe konuşurken, kendisinden köyüne özgü hal ve hareketler sadır olmakta, İngilizce konuşmaya başladığı zaman ise Londra'da taşındıkları mahallenin adabını takınabilmektedir. Özellikle bu ikinci örnekte, "kararlı yapılar" net bir biçimde gözükmektedir. Dilediğimiz duyuş-düşünüş-davranış konfigürasyonunu istediğimiz an üretme özgürlüğüne sahip olmadığımız anlaşılıyor. Daha önce ortaya çıkmış olan bu kararlı yapılar kendilerini bize dayatmaktalar. [17] Psikoterapi ihtiyacının en temelinde de bu dayatmanın olduğunu, psikoterapi mantığının temelinde ise bu dayatma ile yüzleştirmenin bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu kararlı yapıların oluşumunda, bu kez, "yapı-içi" bağlantısallık önemli rol oynamaktadır. [18]

İnsan psikolojisine dair söyleyecek sözü olan her yaklaşımın, kişinin farklı durumlarda farklı duygularla farklı davranmasına izin veren bu esnekliğin nasıl mümkün kılındığına dair de söyleyecek sözü olması gerekir. İster bir yapı, işlev, süreç veya açık/kapalı bir sistem olsun, benliğin nasıl olup da birbirine zıt duygu-davranış kalıpları üretebildiği izaha muhtaçtır. Çünkü bunlar o an için ortaya çıkan bir duygulanımın rengini verdiği arızi durumlar değil, kendilerini sürekli tekrar eden, kendi içinde tutarlı, kararlı sistemler olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu durumun "kendiliğin sürekliliği" [19] açısından ele alınması gerekmektedir. “Bir deneyimin beni” (öznesi) zaman içinde süreklidir ve bir “başka deneyimin beni”nin devamı olmak zorundadır. Zıt tavırlar ve duygulanımlar sergilese de birbirinin yakından devamı olmak zorunda olan bu "deneyimsel ben"ler, supraordinat bir benlik organizasyonunun farklı yönleri/tarafları/bölgeleri/halleri/modaliteleri/sistemleri/alt birimleri olarak görülebilirler. Bu durumda, bunlar arasındaki bağlantısallık önem kazanır, çünkü bu bağlantısallık olmadan, insanlar için çok önemli ve değerli olan "bütünlük hissi", "birlik hissi" duyumsanmaz. Bu bağlantısallık düşünce, duygulanım ve davranışların gerek kendi içlerindeki, gerekse birbirleri arasındaki tutarlılığın da kaynağıdır. Bu konu psikoterapi süreci ile doğrudan ilişkilidir.

Çağdaş kuramlar bu bütünlük hissinin kaybını yeterince vurgulamaktadırlar. Mahler "nesne sürekliliği" ile, Kohut "kendilik hasarı" ile, Kernberg "kimlik difüzyonu" ile, Klein "paranoid-şizoid durum" ile, Masterson ise "bölme" (splitting) ile, bu kavramı kendi psikopatoloji anlayışlarının merkezine yerleştirmişlerdir. Bu kuramlara göre, sağlık bütünlük, hastalık ise bu bütünlüğün kaybı demektir. [20] "Sentez", "entegrasyon", "bütünlük" terimleri, izahtan vareste görüldüklerinden olsa gerek, bu kuramcıların kitaplarında çok fazla tekrarlanmazlar. Sanki okuyucunun bunun önemini kabul ettiği ve bu konunun kitabın zaten ruhunu oluşturduğunu iyi bildiği varsayılıyor gibidir. Bu kuramcılar, Mahler dışında, patoloji yönelimli olduklarından, entegrasyondan ziyade, onun yokluğunu isimlendirmeyi severler. Örneğin Kernberg'in Erikson'dan mülhem "kimlik difüzyonu" terimi, aslında bahse konu olan entegrasyonun yokluğundan başka bir şey değildir. Entegrasyon zarar görmüşse "borderline organizasyon"dan, büyük ölçüde ortadan kalkmışsa "psikoz"dan bahsedilir. Kernberg'e göre sorun entegrasyonda değilse, kişinin "nevrotik düzey"de olduğu anlaşılır. Kernberg'in tanı koymak için geliştirdiği "yapısal mülakat"ın temelinde bu düzeyleri ayrıştırmak yatar. Ancak Mahler'in kuramı patoloji yönelimli olmadığından, kuramının merkezinde "nesne sürekliliği" yani nihai entegrasyon bulunur. Nesne sürekliliği, Klein'ın paranoid-şizoid durumunun, Kernberg'in kimlik difüzyonunun, Masterson'ın bölmesinin ortadan kalkması yani bütünleşme (entegrasyon) anlamına gelir. Pierre Janet ve ondan öncekilerin bundan bir-bir buçuk asır önce kuramlarının merkezine koyduğu terim olan "dezagregasyon" da, "dezentegrasyon", yani bütünleşmenin tersi, anlamındadır. Entegrasyonun tamamlanmasını takiben Klein'a göre depresif evre, Winnicott'a göre tasa (concern), Fairbairn'e göre olgun bağımlılık başlar. Kernberg'e göre, oluşan bu stabil kimlik ile fallik (ödipal) evreye girilir (nevrotik organizasyon)

Jung da bütünselliğe özel bir önem vermiştir. Birlik ve parçalanma arasındaki diyalektik ilişki onun düşüncesinin temellerinden birisidir. "Bütün o birlik görüntüsüne rağmen [benlik], açıkçası oldukça bileşik (kompozit) bir faktördür" (Jung, 2014; s.3279). Üstelik "dalgalanan (fluctuating) bir bileşime sahip"tir (age; s.3280). Bu heterojen içeriği bir arada tutan, birleştirici (koheziv) bir güce ihtiyaç vardır (age; s.3279). Bu noktada Jung gibi düşünerek, benlik içeriklerini bir arada tutan birleştirici etkenin bilinç olduğu (aynı yer) veya bilinç sayesinde elde edilen zihinsel içeriklerin bir arada tutulmasının bir benlik işlevi olduğu öne sürülebilir.



Jung'a göre "bebek düzeyinde bilinç henüz birlik halinde değildir, sıkça-örülmüş ego-kompleks tarafından henüz merkezileştirilmemiştir..." (Jung, 2014; s.3145). Bu evredeki psişik yapılanma, Jung'a göre bir adalar denizine benzer. Jung hayvan bilincinin de, benlik fragmanlarının anlık göz kırpmalarından fazla farklı olmadığını savunur (aynı yer). Jung geçmişteki psişik süreçlerde yoğun olarak biriken imgelerin benliği oluşturduğunu söyler. Bu imgelerin kaynağı da, hem içeriden hem dışarıdan gelen uyarıları taşıyan duysal işlevlerdir (Jung, 2014; s.3279). Henüz gelişmekte olan bebek benliği için Jung'un aklından geçeni şekildeki gibi şematize etmek mümkün olabilir. Nörobiyolojik olarak düzeltmemiz gereken şey ise, bu imgelerin temporal, paryetal, oksipital ve insular loblardaki asosiyasyon alanlarında değil, prefrontal lob tarafından işlemleniyor olması gerektiğidir. Çünkü buradaki imgeler, ne görsel, ne işitsel, ne de diğer modalitelerdeki anılardan çok, kendilik duyumu (sense of self) imgeleri olmalıdır. Kendilik duyumu ile en yakından ilişkili olan bölge ise prefrontal lobdur. Ayrıca, şekildeki uzaysal organizasyon, gerçekte sinaptik ağırlıklarda (synaptic strength) temsil edilen bir organizasyonun allegorik anlatımıdır.



Nesne İlişkileri dilinde bu imgelere (resimdeki noktacıklar) kendilik imgesi adı verilmektedir. Bu noktacıkların kümelenmesi ile oluşan öbekler ise, kendilik imgelerinin organize olmasıyla ortaya çıkan kendilik tasarımlarıdır. Nesne İlişkileri Kuramı'na göre de adacıklar halinde olan bu tasarımlar (temsiller, içsel nesneler) entegre olarak, daha üst düzey bir organizasyon (supraordinat) olan kendiliği (benlik kimliği) oluşturur.

Bu imgeler, birincil ilişkilerdeki deneyime yakın süreçlerde gelişir ve nöronal örüntülerce temsil edilir. Birincil ilişkiler ayna gibi kullanılır. Bu birincil ilişkilerde afekt-yoğun süreçlerde bebeğin kendisini nasıl hissettiği bu örüntülerde temsil edilir. Benzer yaşantılar tekrarlandıkça, tıpkı öğrenmede olduğu gibi, o temsile ait nöronal örüntünün sinaptik güçleri ile paralel olarak temsil niteliği de artar.

Jung'a göre yukarıdaki şekil, gelişmekte olan bir bebeğin benliğine ait olabileceği gibi, dağılmış bir psikotik benliğe de ait olabilir. Jung bir hayvanda da benzer bir yapı olabileceğini ima etmektedir.


Daha önce de belirtildiği gibi, sağlıklı bir bireydeki benlik durumlarının (ego states) kaynağı, bütünleşmiş durumdaki bu kendilik tasarımlarıdır. Bu kendilik tasarımları bütünleştiğinde (entegrasyon) kendilik homojen ve simetrik bir hal almaz; aynı kendilik tasarımları, aşırılıkları törpülenmiş (yansızlaşma) ve daha entegre bir biçimde var olmaya devam ederler. Bir tanesi etkinleştiğinde, diğerleri de kısmi etkinliklerini devam ettirirler. Böylece kişi kendisini bir bütün olarak hissetmeye devam eder. Aşağıdaki şekilde görülen supraordinat kendilik yapısı içinde entegre olmuş (kendilik sürekliliği) fakat tümüyle asimile olmamış durumdaki bu tasarımlar, farklı benlik durumlarının kaynağıdırlar. Diğer bir deyişle, bağlantısallık zarar görmediği sürece, bu heterojenlik farklı yönlerimizin yani bireysel zenginliğimizin kaynağıdır. Birey oluşumuz, bu manaya gelir. Bağlantısallık zayıfladığında ise bütünsellik zarar görür ve psişedeki organize 'birlik' yerini kargaşaya bırakmaya başlar, dahası "ben kimim" (kimlik difüzyonu), hatta "ben hangisiyim" diye sormaya başlarız. "Ben hangisiyim" sorusunu sorabilmek, kendilik tasarımlarının birbirinden henüz tamamen kopmadığını, yani bütünselliğin kısmen korunduğunu gösterir.

Hartmann'dan sonra, kendilik, kendilik temsillerinin bir toplamı olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bilişsel, afektif ve duysal sayısız imge ve pek çok tasarımdan (temsil) oluşan supraordinat self (total self) basit bir toplamdan çok farklı olarak bir organizasyon/entegrasyondur. Öznel deneyimi organize/entegre eden bir sistem, süreç veya yapı veya öznel deneyimlerin organize/entegre halidir. [21] Kendiliğin en temel özelliği bütünlüktür ve tek, bütün ve değişmez hissetmemizi sağlar. Zaman içindeki süreklilik hissinin kaynağıdır.

Jung'un bütünsellik kavramını sembolize eden arketip "kendilik"tir (self). Yani kendiliğin tabiatı, onun bir bütün olmasıdır. Bu nedenle kendilik total psişenin bir öznesidir ve benliği de içinde barındırır (Jung, 2014; s.2485) . Terapi de bu bütünselliğe erişmeyi ve onun doğal sonucu olan kendini gerçekleştirmeyi (self-realization), yani bir birey haline gelmeyi (individuation) amaçlar. Jung "anlam" ve "değer"i de bu süreç üzerine inşa eder.

Jung'da bütünsellik, benlik, gölge, çok sayıda kompleks ve arketipin oluşturduğu çokluğun yüksek düzeyde bağlantısallığının mümkün kıldığı bir entegrasyon ile mümkün olabilmektedir. Bu bütünsellik, dış dünyaya 'tutarlı' bir kişilik örüntüsü olarak yansımaktadır. Bu yapıdaki çözülmeler yani bütünlüğün kaybedilmesi Jung'a göre psikopatolojinin temelini oluşturur. Bu çözülmeler nevrotik ve psikotik olgularda farklı düzeydedirler. "... nevrotiğin kişilik çözülmesi, sistematik karakterini asla yitirmez ve böylece birlik (unity) ve içsel tutarlılık (inner cohesion) hiç bir zaman ciddi bir biçimde tehlikeye girmez... " (Jung, 2014; s.1123). Sınırda psikoz vak'alarında ise (Jung'a göre latent şizofrenikler) çözülme daha ağırdır. Bir gün gelir ve hastanın "temelleri, telafisi mümkün olmayacak şekilde dezentegrasyona geçit verir, yani düşünceler ve kavramlar tutarlılıklarını (cohesion) ve diğer alanlarla ve çevre ile olan bağlantılarını kaybeder." (aynı yer)

Varoluşçu Psikoterapi'nin önde gelen iki ismi olan Rollo May ve Irvin Yalom'a göre de "psikoterapinin amacı, kopmuş olan bu kendilik parçalarını bireyin yeniden sahiplenmesi için yardım etmektir" (May ve Yalom, 1989; s.378). Onlara göre bazı "kendilik adacıkları" ana yapıdan çözülerek (disosiyasyon) farkındalığın dışında kalmışlardır. [22] Amaç kopan parçaların yeniden bütüne katılması ile nihai bütünleşmeyi (entegrasyon) sağlamaktır. Yalom, kopan kendilik parçalarının kendiliğin diğer alanları ile bağlantısızlığını ifade etmek için intrapersonal izolasyon (kişi-içi yalıtım) terimini öne sürmüştür (Yalom, 1980; s.354). Ancak Yalom kendi varoluşçu anlayışına uygun olarak bu izolasyonun, varoluş kaygısına karşı geliştirilmiş bir savunma olduğunu iddia eder.

James'e göre de mükemmel derecede sağlıklı bir bireyde, zihinden düşen (unutulan) tekrar geri gelir (hatırlanır). Tüm deneyim ve bilgi rezervuarı entegre olarak kalır. Kopan parçaların stabil (kararlı) bir biçimde örgütlenerek alt-düzey (subordinat) kendiliklerin oluşması bu bireylerde gerçekleşmez. Hastalıklı bir birey ise tersine, bilincinin bir parçasını terkeder, çünkü sinirsel olarak onları bir arada tutamayacak kadar zayıftır. "Terk edilen parça organize olup pekişerek ikincil veya bilinç-altı kendiliğe dönüşür" (James, 1890/1908; s.210).

Travmatik kopmalar nedeniyle bazı nöral ağların korteks ile bağlantılarının kısmen veya tamamen kesildiğini varsayabiliriz. Bu durumda, bağlantı nöronlarının inhibe edilmesiyle (hiperpolarizasyon), söz konusu nöral ağların kortekse çıkış yollarının kapatıldığını söylemiş oluruz. Kortikal entegrasyon pek çok tedavi modelinin nihai amacıdır. Örneğin EMDR'ın nörobiyolojik etki mekanizmasının "travmatik anıların 'genel semantik network' ile kortikal entegrasyonu" olduğu öne sürülmektedir (Stickgold, 2002).

Maslow zihin sağlığını entegrasyona bağlamaktadır. "Doruk deneyim yaşayan kişi her zamankinden daha entegre (birleşmiş, bütünleşmiş) hisseder. Aynı zamanda karşısındakine çeşitli biçimlerde daha entegre görünür, örn. daha az bölünmüş, daha az disosiye, kendisiyle daha az kavgalı, kendisiyle daha barışık, deneyimleyen kendilik ile gözleyen kendilik arasında daha az bölünmüş, daha çok odaklanmış, daha uyumlu organize olmuş, işleyen tüm parçaları ile birlikte daha etkin biçimde organize olmuş, daha sinerjik, daha az içsel sürtüşmeli. [...] Bu durum, sadece entegrasyonun terapinin ana amaçlarından biri olmasından dolayı değil, fakat aynı zamanda, terapötik disosiyasyon olarak isimlendirebileceğimiz olgunun işin içine karıştığı en ilgi çekici problemler olması nedeniyle de terapistlerin özellikle ilgisini çeker " (Maslow, 1962) (Vurgular bana aittir)

Entegrasyonu hemen hemen tüm psikoterapi ekolleri vurgular. Bütün olmayı, bir bütün gibi hissetmeyi hemen hepsi önemser. Dabrowski [23] gibi dağılmayı öneren (pozitif dezentegrasyon) psikoterapiler nadirdir. Dağılmayı mistik sistemler de önerirler. Dağılma bugünkü psikolojik bakış açısıyla, ancak sahte kendiliğin ortadan kaldırılması, hayatla kurulan sahte bağların koparılması anlamında olumlu olarak kullanılabilir. Diğer türlü, bütünleşme yerine dağılmayı esas almak, "Batı Psikolojisi"ne temelden bir meydan okuyuş anlamına gelir (bkz. Baumeister ve Exline, 2009). Bir yerlerde girilmemiş, bakir bir saha olduğunu bilmek bize iyi hissettirse de, akılda tutmak gerekir ki mistik sistemler teorik olarak incelenmeye direnirler ve kılavuz gerektiren özel deneyimler içerirler.

Bu açıdan bakıldığında entegrasyon zihnin en temel eğilimi gibi gözüküyor. Birlik ve bütünlük hissi, zihnin veya benliğin sentez yetisi tarafından üretilir [24] (bağlantısallık). Entegrasyonun bu kadar önemli ve merkezi bir kavram oluşu ile, bu kavramın ifade edilmesi arasındaki orantısızlık üzerine düşünmek gerekir. 'Bütün' gereğince vurgulandığında, 'parça'nın akla gelmesi kaçınılmazdır. Söz konusu 'bütün' ve 'parça'nın dış dünyadaki görünümleri belirgin olmasına rağmen, psikolojinin dikkatinin bu eksene odaklanmaktan uzak durduğu izleniminden bahsetmek mümkündür.

Kohut da, bütün girişimlerimizin ve deneyimlerimizin kendisinden kaynaklandığı, merkezi ve üniter yapıdaki tek bir kendiliğin varlığını, teorik olarak daha basit, şık ve düzenli (tutarlı) olan yapısına rağmen inandırıcı bulmayanlardandır (Kohut, 2011; s.135). Ona göre bir kişide, farklı, hatta birbiri ile çatışan kendilikler mevcuttur ve bunlar bilinçli, bilinçöncesi ve bilinçdışı olabilirler (age, s.135). Bu kendilikler aynı kararlılıkta ve önemde değildirler. En temel olarak hissedilen, psişede en merkezi konumda bulunan ve değişime en fazla dirençli olanını (en kararlı), Kohut çekirdek kendilik (nuclear self) olarak isimlendirmektedir. Bu kendiliğin amaçları, diğerlerinden ayırmak için "merkezi amaçlar", taşıdığı değerler ise, diğerlerinden ayırmak için "merkezi değerler" şeklinde isimlendirilir. Bunlar en kalıcı değerler (ve idealler) ve en derin yerlere kök salmış amaçlar ve ihtiraslardır (aynı yer).

Freud'dan çok önce, bu entegrasyonun bozulduğu, parçalandığı durumlar tanımlanmış olmasına rağmen, bugün bile, psikoloji tarihinde Freud'a kadar bilinç fenomenleri ile psikolojik olguların özdeş tutulduğu zannedilmektedir. Tümüyle parçalanma (dağılma) dışında, bir anının veya düşüncenin kopması 1885 gibi erken bir tarihte Pierre Janet'nin başlıca çalışma alanı idi. Janet'nin, kendi vak'alarına ilişkin yazdığı makaleler 1886-1889 yılları arasında Revue Philosophique’de düzenli olarak yayımlandı (Ellenberger, 1994; s. 339) ve bu konudaki doktora tezini, 1889'da Sorbonne’da, Avrupa'nın ünlü entellektüellerinin bulunduğu bir jüri önünde savundu. [25] 1890'da (Janet'den 4 yıl sonra), bilinçten kopan bir parçanın, organize olup pekişerek ikincil veya bilinç-altı kendiliğe dönüştüğünü yazan William James de (1890/1908; s.210), Janet'nin çizgisinden etkilenmiştir. Janet, "kopma" (çözülme) [26] için kullandığı "désagrégation psychologique" terimini, bu terimi ilk kez 1845'te kullanan Moreau de Tours'dan almıştır (Ellenberger, 1994; s.403). 18 ve 19. yüzyıllarda Freud öncesi 20'den fazla araştırmacı bu konu ile ilgilenmiş ve çok sayıda isim önerilmiştir. [27]  (Hart ve Dorahy, 2009; s.4)

İnsan karakterinin veya insan psişesinin, tek ve simetrik bir form olmadığından, aslında bağlantılı segmentlerden ibaret olduğundan, Janet kadar Adler ve Jung da bahseder. Bu segmentlere Janet "ide-fiks", Jung ise "kompleks" adını vermiştir. Kompleks, günlük dilde sık kullanılır. Bir kişi için "kompleksi var" dendiğinde, o kişide, kısmen koparak ide-fiks haline gelmiş, dolayısıyla kişinin kontrolünde olmayan (değişmeyen) bazı "kompleks yapılar"ın var olduğunu ifade edilmiş olur. Bunlar komplekstirler (karmaşık), çünkü pek çok anı, duygu ve düşüncelerden oluşurlar. Basit bir düşünceden, basit bir anı veya basit bir şemadan ibaret olmadıkları için onları organize "kişilik segmentleri" olarak görmek gerekir. Janet'nin 1889’da yayınlanan ünlü kitabının (Psikolojik Otomatizm) alt başlığı “insan etkinliğinin alt düzey formları üzerine bir deneysel psikoloji çalışması” idi. "Alt düzey formlar", ide-fikslere karşılık gelirler.

Bilincin bir "akış" olarak modellendiği yaklaşımlar da segmentlerin varsayılmasına mani değildir. James, insanın içsel ve öznel varlığı anlamında kullandığı "tinsel kendiliğin, kişisel bilinç akışının bütününü veya bu akışın halihazırdaki segmentini veya bölümünü oluşturacağını ...", "hem akışın hem de bölümün zaman içinde somut varlıklar olduğunu" ifade eder (James, 1890/1908; s.296). James "birincil veya normal bilinçten kopan ikincil bilinç şeklindeki" (age; s.203) akışların operasyon alanı olarak subkortikal yapıları gösterir. "Total mümkün bilinç, bir arada bulunan fakat birbirlerini karşılıklı olarak görmezden gelen ve aralarındaki bilgi nesnelerini paylaşabilen parçalara bölünebilir. Daha da dikkat çekici olan şey, bunların birbirlerini tamamlamalarıdır" (age; s.206). "Çok sayıda parça bilincin, birbirlerini yok saymalarının her derecesinin mevcut olmasından daha ilginç pek az şey bulunur" (age; s.210).

Eğer insan karakteri tek ve simetrik bir formdan ibaret değilse, bizim bir ve bütün hissetmemizin temelinde onun segmentleri arasındaki bağlantısallık yatıyor olmalıdır. Bu bağlantıların zayıflaması ile orantılı olarak, kişi giderek bir bütün olarak hissetmekten uzaklaşır. Kişilik segmentlerinin ana kendilik (James'in deyimiyle "ana bilinç") ile bağlantısının bütünüyle koptuğu durumlar üzerinde hararetli tartışmalar mevcuttur. Bağlantılı segmentler ise 'benlik durumları'nın ortaya çıkmasına sebep olurlar. Zaman ve mekana göre uygun segmentin etkinleşmesiyle bir benlik durumu kendisini ortaya koyar. Bu birimler arasındaki geçişler oldukça yumuşak olmalı ve süreklilik içermelidir. Kesikli (discrete) birimler, yani benlik durumları arasındaki süreksizlik (sert geçişler) olması bir anormalliğe işaret eder. En uç durumda, bir benlik durumundan diğerine geçiş hatırlanmaz, benlik durumları arasında "amnestik bir bariyer" bulunur. Bu tabloya 'disosiyatif kimlik bozukluğu' (DKB) adı verilir. Spektrumun bu tarafı bu yazının çerçevesini aşmaktadır. [28]

Günlük hayatta daha çok rastlanabilen olgularda, bir benlik durumuna ait duygulanım, ana kişiliğe (baskın benlik durumu) [29]  aykırı ise, bu duygulanım ana kişiliğe (Durand de Gros'un ifadesiyle "olağan bilinç" veya "ana benlik", James'in deyimiyle her zamanki (regular) normal kendilik veya birincil bilinç, Jung'un ve Husserl'in deyimiyle "empirik kişilik", Gazzaniga ve LeDoux'nun terimiyle "bilinçli sözel kendilik") yabancı olarak kalır. Öyle ki, etkinleştiği zamanlar hatırlansa da anlamı ve önemi inkar edilir veya görmezden gelinir. Bu durumlar psikoterapide yüzleştirme endikasyonlarıdır. Başka durumlarda kişi "ben bunu nasıl yaptım" diye pişmanlıkla eylemini, hatta düşüncesini sorgular fakat yeri geldiğinde aynı şeyi yapmaya devam eder. Hastalar sıklıkla 'aslında' ne yapmakta olduklarının farkında olmayabilirler, örn. sürekli kendini sabote etmek gibi. Sevdiklerini farkında olmadan sıkı bir biçimde kontrol eden hasta, terapide, farkında olmadığı bir duygusu ile karşılaşır (örn. ipleri gevşetirse onun kendisini terkedeceği, sömüreceği, aşağılayacağı hissi v.s.). Terk edilme, sömürülme veya muhtaç olup aşağılanma hissi kişinin tüm yaşamının 'ana tema'sı olup, tüm ilişkilerini belirliyor olabilir. Bunlar nesne ilişkilerinde bir dyadın temel duygulanımına karşılık gelirler.

"Bağırmıyorum" diye bağıran kişi, "hiç de kızgın değilim" diyen kızgın kişiler de bu olgunun en basit, gündelik örnekleridir. Ana kişilik kızgın olmanın ne demek olduğunu biliyor ve kızgınlığı başkalarında tanıyabiliyor iken, o an kendi kızgınlığını tanıyamıyor olmak, farklı bir duyuş-düşünüş-davranış örüntüsünün etkinleşmiş olduğunu akla getirir. Bu durumda, reddettiğimiz, farkına varmadığımız, varlığını önemsemediğimiz ve bu nedenle üzerinde düşünmediğimiz (non-mentalizasyon) duygularımız, yaşamımızın bir bölümünü 'çalıyorlar' demektir. Bu çalınan bölüm, her şeyin ters gitmesine (klinik tablo) yol açıyor olabilir.

Bu nedenle duyguların inkarı, bastırılması, yalıtılması, kopması (disosiyasyon/dezagregasyon) veya bölmenin (splitting) her iki yakasında ayrı zamanlarda ortaya çıkması psikoterapinin sık sık konusu olur. Yine bu nedenle duyguların mevcut psikoterapi kuramlarının merkezine giderek daha fazla yerleştiğini görüyoruz, öyle ki bilişsel terapiler bile bu gelişmeden uzak kalamıyorlar. Çünkü benlik durumları, daha çok bir duygulanım çevresinde örgütlenir ve bu duygudurumunun odada ifade edilmesi, ilgili benlik durumunun etkinleşmesini sağlayarak, onu bir tecrübeye, dolayısıyla değişime maruz bırakır (krş. bir bilgisayar terimi olarak "access and process"). Değişim, iyileşmenin vazgeçilmez şartıdır. Değişim için ise duyguların terapide hikaye edilerek ele alınmasından çok, değişime maruz kalmak üzere "online" (veya "in vivo") ele alınmaları gerekir. [30] Bu nedenle duygu-odaklı psikoterapiler gün geçtikçe ağırlıklarını daha fazla hissettirmekteler.

Sayısı giderek artan psikoterapi çeşitlerinin bir bölümü günlük hayatta bütünüyle etkinleşme ihtimali düşük olan (eyleme vurarak kaçma v.d. sebeplerle) benlik durumlarını etkinleştirmeyi hedeflemektedir. Bu konuda en başarılı olan psikoterapi okullarından birisi psikodramadır. Bu yöntemde bir benlik durumunu uyarmak için klasik psikoterapilere oranla çok daha çeşitli girdiler kullanılabilir; hareket, pozisyon, imajinasyon, drama (rol) v.s. gibi.

Sanat, kişilik segmentlerini harekete geçirmenin en iyi yollarından birisidir. Sanat terapilerinin çeşitliliği ve yaygınlığı giderek artmaktadır. Benlik durumlarında, duygulanım merkezi bir yer işgal ettiğinden, o duyguyu bir biçimde tetiklemek, ilişkili benlik durumunun etkinleşmesine yol açar. Terapide kullanılan sözler, sadece kognitif yapıları nedeniyle değil, asıl tetikledikleri duygulanım ile ilişkili olan benlik durumlarının etkinleşmelerini sağladıkları için önemlidirler. Tıpkı günlük yaşantıda olduğu gibi, terapide de iletişimin büyük bir bölümü sözsüz (nonverbal) malzeme üzerinden gerçekleşir. Görünüşte tümüyle sözel gibi görünen terapötik ilişki biçiminde sözler, gerçekte sözel olmayan yapıları, benlik durumlarını harekete geçiren tetikleyicilerdir.

Şairlerin ve roman yazarlarının ürettikleri karakterler, salt imgelem ile üretilmişlerse, okuyucuda fazla iz bırakmazlar. Başarılı yazarların karakterlerinin okuyucuyu etkilemeleri, 'gerçek bir yaşantı'ya sahip olmalarından, yani salt kurgu değil otantik olmalarından dolayıdır. Yazarın bir tarafı o karakterin kendisi olabilir. Böyle bir benlik durumuna sahip olmak, o karaktere benzer olan gerçek kişilere empatinin de temelini oluşturur. Terapistin benlik durumlarından biri, eğer hastanın patolojisine benzer bir yapıda ise, terapistin o hastayı daha derinden ('içeriden') anlaması mümkün olur. Böylesine bir anlaşılmanın hasta üzerinde dramatik bir etkisi vardır. Terapötik sürece bağlanma ve cevap vermesi açısından bunun önemi büyüktür.

Örneğin bazı kişilerin ezilmiş insan görüntüsü karşısında fazlaca etkilenmesi, benlik durumlarından birinin veya bazılarının benzer bir ezikliği 'içeriden' deneyimliyor olmasından kaynaklanır (empati/sempati). Ağlamak için sinemaya giden kişiler, ağlama ihtiyacında olan bir benlik durumuna sahip olmalıdırlar. Çeşitli vesilelerle bu benlik durumunun ihtiyacı giderilir. Bir kişinin 'ağlamaklı' olan ve 'ağlamaktan çok uzak' olan durumları arasındaki fark, "o an için salıverilen bir duygu"nun varlığı ile açıklanabilecek kadar basit değildir. Bu farklı durumlarda iken kendilik tasarımımız da, nesne tasarımımız da farklıdır. Ne var ki, bu farklılığın belli bir eşiğin üzerine çıkmaması gerekir. Farklılık büyüdükçe "kendilik sürekliliği" (paralel olarak "nesne sürekliliği") yani entegrasyon (dolayısıyla bütünlük hissi) bozulmaya başlar.

Bir kişilik segmenti (benlik durumu), uygun zaman ve mekan gözetmeksizin etkinleşerek kendisini dayatabilir. Örneğin ciddi bir konuşma yaparken kendimizi muzip bir çocuk gibi hissedebiliriz. Bu durum, konuşmanın akışını tehlikeye atabilir. Terapi odasında hastalar konuşulan konulara çok yabancı benlik durumlarına geçebilirler. Odada bir süredir ciddiyetle konuşulan konular, birdenbire hastanın kıkır kıkır gülmesine sebep olabilir. Bir süredir konu hakkında ciddiyetle konuşmakta olan hasta, birdenbire bu konuşmaların ne kadar saçma ve anlamsız olduğundan bahsetmeye başlar. Bunu, bir benlik durumunun etkinleşmesine bağlamak, bu benlik durumunun neden tam o anda etkinleştiğini sorgulamaya mani değildir.

Bu gibi örneklerle karşılaşmak Eric Berne'i transaksiyonel analizin temeli olan "benlik durumları kuramına" yaklaştırmıştır. Berne'in benlik durumları kuramı büyük ölçüde fenomenolojiktir. Benlik durumları hem günlük hayatta, hem klinik ortamda kolaylıkla gözlemlenebilen örnekler içerdiği için, metapsikolojik yapılar varsaymadan da kolaylıkla ifade edilebilir durumdadır. Örneğin "bu benim çocuk tarafıma çok hitap ediyor" cümlesini kurmak için, ne "kendilik tasarımı", ne "etkin arkaik benlik durumu", ne de "kişilik segmenti" terimlerini kullanmaya ihtiyacımız vardır. Benzer biçimde, erişkin benlik durumunun, ebeveyn tarafımız ve çocuksu tarafımız arasında bir arabulucu görevi görmesi, id ve süperego gibi metapsikolojik yapılar varsaymadan da ifade etmek mümkündür.

Bir kişilik segmentinin 'deneyimleyen ben'i için, nesne ilişkileri "kendilik tasarımı" terimini kullanır. Kendilik tasarımı, nesne tasarımı ve bu ikisini (dyad) bağlayan duygulanım, nesne ilişkilerine göre bir takım oluştururlar. Bu nedenle bir duygu yalın olarak ortaya çıkmaz; ortaya çıktığında ilgili kendilik ve nesne tasarımını da (dyad) beraberinde getirir. Her dyadın kendine özgü düşünce-duygulanım-davranış örüntüsü bulunur. Bu nedenle dyadlar, nesne ilişkilerinin alt-kişiliklerini oluştururlar. Etkinleştiklerinde bir benlik durumu ortaya çıkar.

Arketipler dışında, dyadlar, kompleksler, ide-fiksler, alt-kişilikler, sosyal kendilikler, deneyimleme ile ortaya çıkarlar. Fakat bu deneyimlemenin öznesi nedir, yani deneyimleyen kimdir? Gayri şahsi bir bilinç, bir süre deneyimleme (yaşantılama) sonucunda mı benlik (veya kendilik) halini almaktadır? Yoksa, süreç içinde, yaşantılama sonucunda ortaya çıkan (empirik) kendilik durumlarının, empirik olmayan (doğuştan) bir çekirdeği var mıdır? Diğer bir deyişle benlik (veya kendilik) zaman içinde mi ortaya çıkmaktadır, yoksa bir bebek başlangıç anından itibaren temel, "anlık ve doğrudan" (immediate), ilksel ve anneden ayrı bir benlik/kendilik çekirdeğine sahip midir?

Spitz, Mahler, Kernberg gibi dürtü kuramının bazı temel sayıltılarının çerçevesi içinde kalmaya fazlaca özen gösteren yazarlar, libido kuramı açısından çok önemli olan "birincil narsisizm"i koruyabilmek için, benliğin belli bir zaman diliminden sonra "belirmeye başladığını" iddia ederler. Hatta, doğduğunda bebeğin bir bitki gibi olduğunu, yani bir psişeye malik olmadığını ima ederler. 'Bebeğin karanlık çağı' diyebileceğimiz bu "otistik" evre Spitz için 3 ay, Mahler için 2 ay, Kernberg için 1 aydır. Psikanaliz tarihinde giderek azalan bu süreyi nihayet Stern sıfıra indirmiştir. Yakın zamanda daha da aşağı inmesi gerektiğini öne süren nörobiyolojik veriler tartışılabilir, çünkü fetüsün, doğumdan çok önceleri bile işittiği, basınç ve dokunmaya cevap verdiği, yuttuğu ve tat aldığı, bir pozisyonu tercih ettiği, primitif de olsa rüya deneyimlediği, öğrenmeye başladığı (Piontelli, 1987) yaklaşık 30 yıldır biliniyor.

Mahler'in meşhur bebek gözlemlerinde otistik (0-2 ay) ve sembiyotik (2-4 ay) evrede denek bebek bulunmamasına rağmen, Mahler Dürtü Kuramı'na uygun bir bebek modelini kurgusal olarak inşa ederek kendi kuramına dahil etmişti. Stern'in bu evrelerdeki bebekler üzerinde dahice planladığı deneylerin sonuçlarını hiç bir çağdaş yazar görmezden gelemese de (Spiegel, 2013) başta Kernberg olmak üzere nesne ilişkileri kuramcıları Mahler'in "otistik evre" gibi kavramlarını ısrarla kullanmaya devam etmektedirler.

Bebeklerin doğuştan itibaren sosyal varlıklar olduğunu gösteren empirik araştırmalar uzun zamandan beri devam etmektedir (Trevarthen, 1993). Deneyimi 'benim' yapan ilkenin doğuştan itibaren varolduğu yani bebeğin rudimenter, ilksel bir benlik ile doğduğu giderek kabul görmektedir. Stern'in deneyleri doğuştan itibaren mevcut olan 'çekirdek bir benlik' konusunda oldukça ikna edici gözükmektedir. Stern, bu benliğin, duyguları kullanarak, doğuştan itibaren tercihte bulunabildiğini etkileyici deneylerle bize göstermiştir (Stern, 1998). [31] Doğuşta, henüz deneyimle şekillenmemiş olan bu 'çekirdek benlik', saf (minimal) bir benlik duyumundan (Stern'in deyişiyle "kendilik duyumu"; "sense of self") ibarettir. Doğuştan gelen bu öz-farkındalık (kendinin farkında olma; self-awareness), henüz üst-düzey bir işlev olarak kendini gözlemlemeyi (self-monitoring) içermez. Bu nedenle bu öz-farkındalığın özdüşünüm öncesi (pre-reflective) olduğunu söyleyebiliriz. [32]  Bu 'ham' farkındalık herhangi bir nesneye veya temaya ilişkin değildir; yani kendi başına vardır, ne var ki henüz örtüktür. Bebek bir biçimde ve örtük (implicit) olarak kendisinin farkındadır, kendisiyle tanışıktır (self-acquaintance). Bu ham farkındalığa zamanla üst-düzey işlevler örneğin kendini gözlemlemek (self-monitoring) eklenir. Bunun için benlik durumlarının gelişmesini beklemek gerekir.

Mahler, Spitz ve Kernberg'in düşündüğünün tersine, Stern'e göre daha başlangıçta 'tinsel bir dünya' (eigenwelt) içine doğarız. Bu düşüncenin önemi, kendilik hissinin çekirdeğinin zaman içinde, deneyimle oluşmayıp, doğuştan gelmesidir.

Doğduğumuz andan itibaren, ait olduğumuz 'öznel dünya'da farklı tecrübeler yaşayan bu çekirdek benlik, [33] bugüne kadar farklı ortamlarda farklı biliş-duyuş-davranış örüntüleri (benlik durumları) üretir. Bunlar çekirdek benliğin, deneyimleme yoluyla giydiği kıyafetler gibidir; onun girdiği değişik kalıplardır, onun farklı ortamlarda beliriş şeklidir, deneyimleme tarzıdır, farklı halleridir (state). Çekirdek benliğin, farklı yaşantılar yoluyla oluşturduğu bu farklı benlik durumları, yaşadıkları deneyimlere uygun farklı renklere bürünürler. Bu farklı örüntüler, benliğin bu farklı hissediş halleri, 'farklı ortamlarda duruma uygun hareket etmemizi sağlayan' esnekliğin yani "çokluktaki birliğin" mimarisini oluştururlar. Sonuçta hepsi aynı çekirdek benliğin yaşantısı sonucu oluşmuşlardır. Bu özellik, onları bir arada tutan en önemli ögedir. Bu benlik durumları, tıpkı öğrenmede olduğu gibi tekrarlanma ve duygulanımın şiddeti ile orantılı olarak pekişirler.

Bleuler'in bundan yüz yıl önce (1911) söylediği gibi "bilincin kendisi parçalanmaz, fakat sadece içerikleri..." (Bleuler, 1911/1950; s.363). Yani, içine girdiği değişik kılıkların (benlik durumları) çokluğuna rağmen, bu kılıklara bürünenin (çekirdek benlik) parçalanmaz bütünlüğünü kavramada Bleuler'den beri geçen zaman içinde fazla mesafe kat edilmediği anlaşılıyor. [34]

Yine 'adacık allegorisi'ne (primitif polinükleer ego) başvuracak olursak, şekildeki 'noktacıklar' çekirdek benliğin anlık yaşantılarından (Stern'e göre bir an bazen saniyeler sürer) kendiliğe düşen paydır. Bu nedenle "kendilik imgeleri" adını alırlar. Bu farklı yaşantılar yani utanç, gurur, değersizlik, büyüklenmecilik, parıldama, beslenme, yalnızlık v.s. (yaşa ve olgunluk derecesine göre) hep aynı minimal çekirdek benlik tarafından deneyimlenmektedir. Aynı duygulanımsal temaya sahip imgeler organize olarak "kendilik tasarımları"nı oluştururlar.
Bu tasarımların etkinleşmesi farklı "benlik durumları"nı oluşturur. Benlik durumları tıpkı öğrenmede olduğu gibi tekrarlanma ve duygulanımın şiddeti ile pekişirler (şekilde, tasarımın iriliği şeklinde şematize edilmiştir). Birbirinin devamı olabilecek kadar entegre olan (kendilik sürekliliği) benlik durumları, kişiliği belirleyen bir üst yapı şeklinde organize olurlar. Bu supraordinat kendilik/benlik yapısı, empirik benlik, bireysel benlik, şahsi benlik, olağan benlik gibi isimlerle anılmaktadır. [35]

Fairbairn de benliği, bir bütün olan "birincil kendilik" olarak görür. Bu bütünlük, kendi içinde organize olan yapısal örüntüler şeklinde farklılaşır. Bu farklılaşmaya sebep olan farklı deneyimlerdir. Fakat Fairbairn, başlangıçta adacıklar halinde birbiriyle ilişkisiz olan benlik çekirdeklerinin entegrasyonuyla, örüntüleri mozaikvari bir şekilde bir araya getirilmiş bir bütünlüğü kabul etmez. (Guntrip, 1961; s. 279). Başlangıçta entegrasyon (bütünlük) ve daha sonra dezentegrasyon olduğunu iddia eder (a.g.e; 348). Klein ise Winnicott gibi başlangıçta entegre olmamış bir benlik yapısı varsaysa da, başlangıçta bir birlik olduğunu düşünür. Fairbairn ve Klein, bu düşünceleri ile dürtü kuramından uzaklaşmış olmaktadırlar.

James ise (1890/1908; 296) "şahsi bütünlüğün çıplak ilkesi" (age; 296), "öznelliğin saf ilkesi" (age; 321) ve tin (soul) olarak betimlediği saf bir benlikten (pure ego) bahseder ve empirik kendiliğin pek çok bileşeni arasında birlik oluşturmak için aralarına bu saf benliği dahil eder. Ancak bu birlik sayesinde bir kimlik mümkün olabilir (age; s.321). James ayrıca "kendiliklerin kendiliği"nden ("kendiliğin merkezi çekirdeği") de bahsetmektedir. Bu yazıdaki çekirdek kendiliğe en çok benzeyen bu kendiliğin, bilinç akışının cari sektörü (actual section) olduğunu düşünen James, bilincin bu bölümünün, bilinçteki birliğin oluşmasında önemli bir rol oynadığını öne sürmektedir (age; 297). Öznel yaşamın kimi elemanları geçici olup gözden çıkarılabilir fakat "tüm bilincin aktif elemanı" olan bu sektör, dairenin merkezi gibi en içte olandır. Hume bilincin içeriğinden başka eleman tanımaz. Bilincin içeriği ise değişkendir. Orada kalıcı bir izlenime (impression) rastlamak mümkün olmadığından, bu değişken izlenimlerin kalıcı bir "kendilik düşüncesi"ni doğurması mümkün değildir (Hume, 1817; s.333). Fakat James bilincin içeriğinden "farklı bir şey"in "dışarıda" yaşantı ile buluştuğunu, niteliklerin ancak bu buluşmadan sonra "içeriye" kabul edilip, bilincin içeriğine dönüştüklerini iddia eder (James, 1890/1908; 297). Hume'dan çok farklı olarak James, bu ilkenin duyumun üzerinde olduğunu, onu yönettiğini düşünür. Ona göre burası ilgi, dikkat ve iradenin kaynaklandığı yerdir. Zihinsel (psişik) hayatın diğer elemanları bu bölgenin civarında konuşlanırlar ve buraya ait olurlar (age; 298).

James bu betimlemesinde, bir 'çekirdek kendiliğin' çevresinde gerçekleşen bir organizasyonu tasvir ediyor. Onun anlatımına göre heterojen mahiyetteki psişik elemanlar (duysal, duygulanımsal, bilişsel), kompleks bir yapı, yani psişik bir yumak (glomerat) oluşturuyorlar. James bu ismi kullanmasa da, bu yapı aslında daha önce bahsi geçen "kişilik segmenti"dir. Benzer biçime ve farklı duygulanımlara sahip pek çok kişilik segmenti (kendilik tasarımı veya kompleks) olması gerekir. Bu kompleks yapılar, benlik durumlarının kaynağıdırlar. James'in "kendiliğin merkezi çekirdeği"ne ("tüm bilincin etkin elemanı" olan "cari bilinç bölümü") bir yer tahsisi imasında bulunması ve çeşitli psişik elemanların bu yere yakın komşulukta yer edinmeleri, ortaya çıkan bu yapının pek çok kişilik segmentinden biri olduğu düşüncesinin önünü, çok merkezi bir yapı lehine, kapamış oluyor. Böylece James "kendiliklerin kendiliği" ile çok sayıdaki "farklı kendilikler" arasındaki ilişkinin neliğini müphem bırakmış olıyor. Bu ilişki, yazının konusu olan, 'çekirdek benlik' ile 'benlik durumları' arasındaki ilişkidir. "Kendilikler kendiliği"nin (çekirdek kendilik) farklı durumlardaki yaşantıları, tüm kendiliklerin dolayısıyla tüm benlik durumlarının kaynağını oluştur.

Eğer aynı ilke, farklı deneyimler sonucu farklı kendilikler üretiyorsa, 'değişmeyen' bir ilke ile 'çeşit çeşit' kendilikler arasında önemli bir farka işaret etmiş oluyoruz demektir. [36] "O [kendilikler kendiliği], kalıcı olanın, değişen ve sabit olmayana zıt olması gibi, onlara [psişik içerikler] zıt olmuş olur" (James, 1890/1908; 298). James, "kendilikler kendiliği" adını verdiği bu değişmeyen ilkenin, psişenin içeriğindeki diğer elemanlardan farklı olduğunu, kalıcılık açısından ise zıt olduğunu belirtiyor. Bu değişmeyen ilke 'saf'tır yani yaşantılar (deneyimler) onu değiştirmez. Yaşantılar ile belirlenmeyen (non-empirik) çekirdek benlik için felsefede aşkınsal benlik (transandantal ego) terimi kullanılmıştır; bunun psikolojideki karşılığı "saf benlik"tir (pure ego). Transandantal terimi bu bağlamda, 'dış gerçeklikten bağımsız' (non-empirik) anlamındadır. Bu benlik, o an akmakta olan bilinç eylemleri (algı, idrak, düşünce, duygulanım, motor planlama, yürütücü işlevler) tarafından değiştirilmez, çünkü Kant'a göre bu benlik soyut ve formeldir, yani nitelikleri yoktur; bu nedenle bilinmesi de mümkün değildir. Varlığına ancak akıl yürütme ile hükmedilir. Bu benlik boştur, yani kendisine ait bir içerik bulunmaz, dolayısıyla gayri şahsidir (impersonal). Deneyimi aşması nedeniyle transandantal adı verilmiştir. Bu terimle, deneyimi aştığı gibi, şahısları da aşan, türsel bir antiteden bahsedilmektedir. [37] Ancak bu yapı, sentezlenmek üzere (entegrasyon), duyu organlarından gelen içeriği barındırır, yani bu benlik bir sentez ünitesidir, birliği sağlar (Earle, 1959). Deneyimler onun sayesinde bir (einheit) ve bütün (allheit) hissedilir. [38]

Kant'ın (öl. 1804) bu yaklaşımı, Janet dahil olmak üzere 19. Yüzyıl psikolojisini önemli ölçüde etkileyecektir ve pek çok kuram, psikopatolojiyi, bilincin veya zihnin birliğini sağlayan işlevlerin, enerji veya kuvvet azalması gibi sebeplerle bozulması üzerine inşa edecektir. Pierre Janet'nin, 'psişik güçsüzlük' (psikolojik hipotansiyon) anlamına gelen psikasteni terimi, bu geleneği yansıtır.

Kant'ın benliği deneyimi yapılandırır, onu bütünleştirir fakat deneyime bulaşmaz. Kant böylece çokluk karşısında kendiliğin birlik niteliğini, değişim karşısında kendiliğin değişmez niteliklerini korumak ister; 'bir ve değişmez' olanla (kendilik), 'çokluk ve değişim'in karışmasını önlemek için, 'bir ve değişmez' olanın içini boşaltır, böylece onu asli haliyle asal (inert) olarak tutmak ister. [39] Bu sayede 'değişmeksizin kalıcı olan ben', kişisel olamama pahasına, deneyimlerimin ortak ögesini oluşturur. Bu sayede deneyimler "benim deneyimim" olarak birbirine bağlanır, bütünleşir. Diğer türlü, (Hume'a göre) biteviye bir değişim içinde ve sonsuz çeşitlilikte olan deneyimin karmaşasında, ne sabit bir kimlikten, ne kendilikten bahsedilebilirdi (Hume, 1817; s.334). Kant kendiliği, onu dogmatik uykusundan uyandıran Hume'un saldırısından korumak istemiş ve sıradan empirik kendiliğin altında, değişimden azade, daha temel bir kendilik varsaymıştır: Transandantal kendilik. Böyle sabit bir kendiliğin kimliği, şahsın kimliğini garanti altına alır.

Husserl de "transandantal benlik"ten ve her deneyimi "benim" yapan "benlik-kutbu"ndan (ichpol; ego-pole) bahseder ve bunun empirik benliğin altında yattığını düşünür. Bu benlik kutbu formeldir (içeriksiz), yani Husserl de, Kant gibi, benlik-kutbunun boş olduğunu düşünüyor. [40] Fakat Husserl'de benlik kutbuna yani transandantal düzeye "transandantal indirgeme" yöntemi ile ulaşılabilir. Kant'ta ise transandantal benliğin varlığına ancak akıl yürütme ile hükmedilebiliyordu. Husserl'in benlik-kutbu da, yaşantıların (deneyimlerin) akışına eşlik eder ve aynı kendiliğe sahip olduğumuz izlenimini sağlar. Husserl bu benliğin karşısına, tüm somutluğu ile kendiliğin tüm deneyimini koyar (Moran ve Cohen, 2012; s.90). Kendiliğin tüm deneyimleri, empirik benliğe karşılık gelir ve benlik durumları şeklinde organize olmuştur.

Değişen bilinç içeriğinden ve onların ürettiği çeşitli benlik durumlarından yani empirik benlikten bağımsız, daha temel bir benliğin (kendilikler kendiliği, saf benlik, transandantal benlik, benlik-kutbu) varsayılmasının önemli terapötik bir yansıması vardır. Bu sayede hasta kendisini, pek çok kendilikten, yani kendi benlik durumlarından ayırt edebilir. Benlik durumları büyük ölçüde kişiliği belirlese de, kişi aslında benlik durumlarından ibaret değildir; kendisini ayrıştırdığı benlik durumlarını teşhis edebilir, onların kendisini soktuğu döngülerin farkına varabilir. Böylece bu benlik durumlarının maladaptif işlevlerinin hayatını nasıl zehir ettiğini anlar. Buna içgörü adını verebiliriz veya Fonagi'den zihinselleştirme (mentalizasyon) terimini ödünç alabiliriz. Bu durum, kişinin kendisinin bir parçasını nesne durumunda yani düşünmesinin konusu halinde tutabilme yetisinden (self-reflection) kaynaklanır. Bu yeti psikoterapiyi mümkün kılan temel yetidir.

Kant'a göre kişi, bilinen dünyayı zihnen yeniden ürettiği gibi, empirik benliğini de kendisi üretir. Varoluşçuluk kişinin kendiliğini kendisinin inşa etmesi (authenticity) gerektiğini vurgularken Kant'ın açtığı bu yoldan yararlanmıştır (Golomb, 1995; s.10). Bu anlamıyla psikoterapiye, empirik benlik ile onu üreten transandantal benlik arasındaki ilişkiye ışık tutan içsel bir yolculuk gözüyle bakılabilir.

James de farkında olan ben (I) ile farkında olunan beni (me) ayırır. Farkında olunan ben, benim şahsi varoluşumdur; James de bunu aynı isimle, "empirik benlik" [41] olarak isimlendirir (James, 2012; s.43). Farkında olan ben (I) ise James tarafından "saf benlik" olarak adlandırılır (aynı yer). Saf benlik, verilen her hangi bir zamanda bilinçlidir (age; s.62). Bu benlik ve bilinç birbirinden ayrılmaz. Deneyimle değişmez. Bu nedenle, James okurları, James'in bilinçdışı/altı kavramlarına uzak olduğunu, benlik ve bilinçdışı/altı terimlerinin birlikte düşünülemeyeceğini düşünürler. Oysa bilinçten ayrılmayan saf benliktir. James, empirik benlikten çeşitli parçaların koparak bilinçaltı konuma geçebileceği şeklindeki Janet'nin düşüncesini kabul etmiştir.

Filozoflar değişken bilinç durumlarının arkasında değişmeyen bir töz varsayarlar. Bu töze, tin, ruh, saf benlik, aşkın benlik gibi farklı isimler verilmiştir. "Bu problem şöyle ifadelendirilebilir: Bir çocuk, zaman içinde devam eden (extend) fakat aynı zaman içinde değişen ve diğerlerinin [öteki] kendiliğinden önemli bir biçimde farklı olan, devamlı bir kendilik duyumunu nasıl inşa eder? [...] kendiliğin sürekli olduğu ve durmadan değiştiği kabul edilmelidir." (Nelson, 2001; s.15). James'in 'bir değişimin içinde devam edegelen psikolojik töz' varsayımını devam ettiren Nelson "deneyimleyen ben" (experiencing I) ve "devam eden ben"den (continuing me) oluşan benzer bir kavram çatısı oluşturarak problemi inceler. Fakat onun "deneyimleyen ben"i doğuştan gelmez, temelleri ilk aylarda atılır (age; s.17). 'Devam eden ben'de ise sözel otobiyografik nitelik önplana çıkarılarak (age; 16), vurgu ilk 3 yılın ötesine kaydırılmıştır. Benlik durumlarının temelleri ise daha erken dönemde atıldığından, bu temellerin sözsüz (nonverbal) ve duygulanımsal (afektif) olduğu gözönüne alınması gerekir.

James'in müphem bıraktığı, saf kendilik ve farklı kendilikler arasındaki ilişkiyi, Stern ve Federn'i takip ederek şu biçimde kurmak mümkündür: Benlik durumlarından biri etkinleştiğinde, bu benlik durumuna özgü utanç, gurur, suçluluk, değersizlik, ışıldama, yalnızlık, büyüklenmecilik deneyimlenirken, tüm bunları deneyimleyen yine saf benliktir (çekirdek benlik). Benlik durumları arasındaki bağlantılar zayıfladığında "ben hangisiyim diye şikayet eden", bütünlük özlemi çeken yine aynı saf benliktir. Kişi kendisini eleştirdiğinde de, aslında genellikle benlik durumlarını eleştirmektedir. Örneğin patolojik narsisistler kendilerine çok kızıp, çok eleştirdikleri için bu patolojinin kendileriyle hiç ilgisi olmadığını düşünürler. Oysa eleştiri yapan, büyüklenmeci kendilik durumunu deneyimleyen çekirdek benliktir ve kendisine layık olmayan diğer 'sönük', 'sıradan' kendilikleri eleştirmektedir. [42]

Benlik durumları varsayılmadan, kişinin kendisini düşünmesi, yani hem özne hem nesne konumunda olması sorunludur. Tek ve homojen benlik iddiasında olan düşünürler bunu daha başlangıçta reddederler.

Zaman zaman eşine şiddet uygulayan ve bunu düşündüğünde de her seferinde ağlayarak pişman olan kişi, benlik durumları varsayılmadığında, bilgi-işleme açısından nasıl modellenebilir? Onu ağlatacak kadar güçlü olan insani duygular, şiddet uygularken nereye gider ve neden ortaya çıkmazlar? Duyguların aktığı bir kanalın şalterinin indiği şeklindeki basit bir yorum, kolay ve cazip görünse de, konu bir adım daha komplike hale geldiğinde, bu modelin işe yaramadığı görülür. Bazı duygularımız bazı benlik durumlarında tümüyle ortaya çıkarken, bazılarının o duyguya erişimi yoktur. Çünkü bir duygu, her benlik durumuna yapısal olarak uygun değildir. Güçlü bir duygu ortaya çıktığında, sadece düşünceleri ve anıları değil, o duyguya uygun vücut postürünü bile beraberinde getirerek kendi konfigürasyonunu dayatır. O nedenle her benlik durumuna uygun olması beklenemez. Bağlantısallığın zayıflaması ölçüsünde bu durum daha belirgin ve anormal hale gelir.

Benlik durumlarının birbirleriyle ve baskın benlik durumu (ana kimlik) ile karmaşık ilişkileri olmalıdır. Bazı benlik durumları baskın benlikten kendilerini gizleyebilirler. Bu durumda kişi farkında olmadığı bir benlik durumu ile rüyada karşılaşabilmekte ve bundan dolayı şaşırabilmektedir. Bu benlik durumu ana kimliğin farkında olmadığı bir duygulanıma sahip olabilmektedir. Eğer hasta hazırsa, psikoterapistin bu 'gömülü duygu' ile hastayı yüzleştirmesi, böylece hastanın bu ayrık benlik durumunu entegre etmesi beklenmektedir. Pek çok psikoterapi yöntemi, gerçekte bu "ortak öge" [43] ile iş görürler. "Psikoterapinin amacı, kopmuş olan bu kendilik parçalarını bireyin yeniden sahiplenmesi için yardım etmektir" (May ve Yalom, 1989; s.378)

Rüyalar bu açıdan çok değerli malzeme içerirler. Değerli olmaları özellikle farklı benlik durumlarının rüyada özgürce etkinleşebilmelerinden dolayıdır. Kişiler, günlük hayatlarında farkında olmadıkları bir benlik durumu ile rüyada karşılaştıklarında, genellikle kendilerine ait bir parça ile karşılaştıklarını düşünmezler. Kişi bu benlik durumunun farkında olmadığına göre, bu içeriği bilinçdışı (unconscious), bilinçaltı (subconscious), bilinçli-olmayan (not-conscious) veya bilinçsiz (nonconscious) olarak niteleyebiliriz. Bilinçdışı ifadesini kullanmak, hastanın bilmediği, fakat terapistin çok iyi bildiği antik bir 'bilinçdışı ülkesi' ile ilgili terapistin (arkeoloğun) kendi eğitimine dayanarak yaptığı bilgiçlikten artık çok farklı hale gelmiştir. Arkeolojik çalışmalarla ortaya konması gereken ve kişiden kişiye değişmeyen, nesnel bir bilinçdışının var olduğu iddiası, öznelerarası ilişkiyi tahrip eder. Terapist, ortaya çıkan benlik durumunun sadece bir tanığı olma durumundadır ve bu nedenle işlevi sadece yüzleştirmektir (confrontation); çünkü zamanında yapılmış bir yüzleştirme, entegrasyon yolunda atılmış büyük bir adımdır. Terapist, hastanın kendi yaşantılarına dair anlattıklarında ve duygularında ortaya çıkan ve çelişik görünen hususları hastanın dikkatine sunar (yüzleştirme). Hastanın bilmediği fakat kendisinin ezbere bildiği patikalara, hastayı ustaca itelemeye çalışmak çağdaş psikoterapi anlayışından giderek uzaklaşmakta, tersine öznelerarası ve ilişkisel vurgular giderek güçlenmektedir. Buna göre psikoterapi bir serüvendir ve odadaki her iki kişi de, onları nereye götüreceğini henüz bilmedikleri bu öznelerarası yolda birlikte ilerlerler. Bu nedenle bu yolda, terapiste en çok gerekli olan şey merak duygusudur.

Benlik durumları yaklaşımı, çağdaş psikanalitik okullarda olduğu gibi, kişinin bir rüyası ile uyanıkken yaşadığı bir deneyiminin yorumlanması arasında bir fark görmez. Kişi her iki durumda da deneyimlemeye devam etmektedir. Bu iki deneyimin nitelik açısından temelden farklı olduğunu iddia etmek için elimizde eski önyargıların dışında, bilimsel bir veri mevcut değildir. Sadece rüya, onu görene daha özgür bir çerçeve sunar. Rüyada zaman ve mekan bazen istenildiği şekilde çarpıtılabilir veya belirsizleştirilebilir. [44]  Fakat 'deneyimleyen özne' aynı çekirdek benliktir. Bu yüzden kişi annesine gerçek hayatta da bağırsa, rüyada da bağırsa, bunun yorumlanması değişmez. Ancak, eğer kişi, uyanık iken annesine öfkeli olduğunu ifade etmiyorsa, bu kişinin annesine karşı öfkesi ile karşılaşmaya hazır olmadığı ve bu öfkeyi taşıyan benlik durumuna erişimin kısıtlandığı ifade edilir. Bu durumda söylenebilir ki, farkında olmadığı duygularla yüzleştirmesi açısından rüya ile psikoterapistin işlevleri arasında ilginç bir benzerlik vardır. Gördüğü rüyaya rağmen kişi hala duygusunu (ve duygusunu taşıyan benlik durumunu) kabullenmiyorsa, o duygunun ona ait olduğunu söylemek psikoterapistin görevidir. Çünkü bütün benlik durumlarının öznesi aynı çekirdek benliktir.

Rüyayı gören, dış dünyadan çok farklı bir fiziksel görünüm içinde dahi olsa (örn. çizgi bir karakter), onun gözlerinin arkasında yine aynı çekirdek benlik bulunur. Rüyanın ayrı bir düşler ülkesi olarak görüldüğü, rüyadaki aktörlerinin ise onu gören kişiden çok farklı oldukları şeklindeki karikatürize edilmiş bir rüya yorumlamasından artık çok farklı olarak, çağdaş psikanalizin pek çok okulunda dahi rüyalar bu şekilde yorumlanmaktadır. Doğduğumuz zaman gözümüzü açtığımızda deneyimlemeye başlayan, "minimal" ve "saf", "çekirdek benlik", bütün bir hayat boyunca, rüyada olsun, dış gerçeklikte olsun tüm deneyimlerimize eşlik edecektir. "Fenomenolojinin tüm önemli isimleri, öz-bilincin minimal bir formunun, bilinçli deneyimin sabit yapısal tarafı olduğu görüşünü savunurlar" (Gallagher ve Zahavi, 2008; s.52). Bu minimal form analitik felsefecilerin iddialarının aksine dil-öncesi (pre-linguistic) evrede bulunur ve öz-bilincin en temel düzeyini oluşturur. James'e göre de bebekte saf benliğin bilinci bulunur. "Bebeğin ihtiyacı olan şey, saf bir öznellik temeli ve onu herhangi bir şeye karşı duyarlı kılacak saf bir benliktir" [46] (James, 1890/1908; s.321).

"Sosyal inşa"cı görüş ise bebeğin doğuştan birşey getirmediğini, benlik veya kendilik yapılarının 'ilişki ile', zaman içinde ortaya çıktığını savunur. Bu görüşün tersine, Piaget gibi yazarlar bebeğin 'yalnız' olarak doğduğu ve 'ötekini keşif' için zamana ihtiyaç duyduğu kanısındadırlar. Bu iki görüşü ortalayan Meltzoff ve Moore ise kendiliğin doğuştan geldiğini ve ilişkiler ile "dönüştüğünü" savunmaktadır (Meltzoff ve Moore, 1995; s.88). Doğuştan gelen (in-built; encastré) minimal benliğin, farklı türdeki ilişkiler ile farklı kalıplara bürünmesi, fakat hepsinde çekirdek olarak aynı kalması; değişenin, bu benlik çevresinde gelişen benlik durumları olduğu düşüncesi ise klinik açıklama gücü açısından daha elverişli gözükmektedir. Bu yaklaşıma göre, doğuştan gelen minimal (çekirdek) benlik, bölünmez ve tarih-dışı bir temel oluşturur. Kurucu öznedir. Descartes'ın 'cogito'suna, Kant'ın transandantal öznesine benzer. Gelişen tüm olaylardan bağımsızdır, fakat izole değildir. İçinde bulunduğu transandantal (non-empirik) düzeyde, empirik benliğin kurulmasından, yani kişinin bir özne olarak inşasından sorumludur. Kişiliği oluşturan bu gelişimsel inşa süreci, psikopatolojinin odaklandığı en temel evre olma durumundadır.

Minimal (çekirdek) benlik veya kendiliğin deneyime 'benim' etiketini ekleme işlevi, deneyimin bütünleştirilmesine, dolayısıyla zamanla 'bireysel ve kişisel yön'ün ortaya çıkmasına yol açar. Kişisel anlam ve değer bu süreçte üretilir. Minimal benlik deneyimi bütünleştirirken, empirik kendilik bütünleştirme işini, kişisel anlam ve değerler açısından yapar. Bütünleştirme işlemindeki başarısızlık nedeniyle, anlam ve değerlerin farklı benlik durumlarında farklı olması, hayatın bir bütün olarak yaşanamamasına neden olur ve yüzleştirmelere (confrontation) ihtiyaç gösterir. Yüzleştirmeler psikoterapötik süreci oluştururken, rüyalarda ise spontan olarak gerçekleşir.

                      "Dinlenen Ben"de yayınlanmıştır (5. sayı: s.24-44) .




[1] James'e göre (age; s.295) içinde bulunduğumuz sosyal gruplar, üzerimizde tesir ettikleri büyük bir güçle bizim düşüncemizi formatlarlar ("klüp düşüncesi"). Bu durum 'farklı düşünen, farklı hisseden, farklı davranan' sosyal kendilikleri meydana getirir.
[2] Örneğin emprisist Hume kendiliği kabul etmez. Bu nedenle "bilincin birliği" sorunsalı onda netleşmemiştir. Hume'a göre kendilik, 'bir demet ardışık ve ilişkili izlenim'e hataen bir kimlik atfetmenin sonucudur. Bu saldırı nedeniyle Kant, 'bilincin birliği'ni ("Einheit des Bewusstsein") sağlamak için egoyu bir 'sentez birimi' olarak tasarlamıştır.
[3] Bu iki kavram Hartmann'a kadar birbiri yerine kullanılabiliyordu. Psikanaliz literatüründe metapsikolojik olan benlik terimi (ego) giderek nesnel ve mekanik bir anlam yüklendiğinden, çeşitli yazarlar ben (ich) sözcüğündeki öznelliği deneyimsel olan kendiliğe (self) yüklemişlerdir. Kuramsal farklılıkların konuyu daha komplike hale getirmemesi için, bu yazı çerçevesi içinde benlik ve kendilik arasında fark gözetilmemiştir.

[4] Türkçe'de 'çoğul', plural (L. pluralis) karşılığı olarak, 'çoklu' ise multiple (L. multiplus) karşılığı olarak kullanılıyor. Aslında pluralis, multiplus'ta bulunan -plus sonekinin sıfat halidir. Fakat sonek olarak kullanıldığında kat, kez (defa), parça anlamını verir; couple, double, triple, quadruple… gibi (Klein, 1966; s.1013-1014, 1203). Bu durumda multiple (çoklu) 'çok parçalı', plural (çoğul) ise 'birden çok' anlamına gelmektedir. Buna uygun olarak 'disosiyatif kimlik' anlamına gelen daha önceki "çoğul kişilik" kullanımları, çoklu kişilik olarak değişmektedir. Bu yazıda, 'çok parçadan ibaret olma' anlamındaki  'multiplicity' karşılığı olarak 'çokluluk' yerine 'çoklu yapı' tercih edilmiştir.

[5] Tasvir, suretini (şeklini) çizmek anlamına gelir. Fotoğraf makinası (Ar. "alet-i tasvir") ile fotoğraf çeken kişi bir ânı "tespit" eder yani dondurur. Betimleyici (tasvirî) yaklaşım, dondurduğu bu durumun tarihçesi ile ilgilenmez. Betimleyici yöntemin kurucusu Kraepelin (1856-1926), kendinden önceki nöroanatomi ve nöropatolojiyi esas alan etiyolojik yaklaşım yerine, 'fenomenolojik betimleyici' yöntemi benimsemiş ve herbiri "açık ve seçik" (ayrık) olan bozuklukları ve onları oluşturan bulguları psikopatolojinin yapıtaşları varsayarak, psikopatolojiyi kartezyen açıdan incelenebilir hale getirmek istemiştir. Yaklaşık 100 yıl sonra nörobiyolojiyi esas alan etiyolojik yaklaşım güçlenerek tekrar baskın yaklaşım olmaya doğru ilerlemektedir.
[6] Kohut'un narsisizm modeli normal ve patolojik olan arasındaki süreklilik üzerine etiyopatolojiyi yerleştirmenin oldukça başarılı bir örneğidir. Süreklilik ekseni olarak gelişimsel çizginin esas kabul edilmesi kuramın değerini daha da arttırmaktadır. Masterson, gelişim kuramı olarak Mahler'i kabul ederek, sonrasında Stern'in katkılarını da kurama dahil ederek, Kohut'un süreklilik modellemesinin güncelleşmeye ve gelişmeye ne kadar elverişli olduğunu göstermiştir (Masterson'ın Kohut'a borcu, sadece narsisistik patolojinin modellenmesi ve kendilik kapasiteleri konusundadır).
[7] Modelin açıklayıcılığı ve sınanabilirliği kritik iki konudur. Model, özellikle psikoloji gibi somuta hasret alanlarda, gerçeklik vaz etmekten çok, üzerinde konuşulan bir dil inşa etmeyi amaçlamalı ve ancak nörobiyolojik, klinik, istatistik mahiyetteki sınanabilir verilerle genişlemelidir. Bunun için model, mümkün olduğunca az sayıda ve örtük olmayan varsayımlar içermelidir. Varsayım sayısı arttıkça, modelin gerçekliği çarpıtan kırıcı indisi artar. Çünkü olgular bu modelin öngördüğü kalıplara sığdırılmak için kırpılmaya, çarpıtılmaya başlanır.  Model, salt bir dil olmak itibariyle bile, zaten gerçekliği belli bir oranda sınırlandırmaktadır. Bu modellerin büyük bölümü, insanoğlunun günlük düşünmesini bile büyük oranda etkileyen metaforlar tarzında dilde konuşlanmıştır (Lakoff; 2003). Model, bu sınırlamanın daha da ötesine geçmemeli ve yalın halde iken gerçeklikle ilgili daha fazla görüş öne sürmemelidir. Ancak bu sayede, verilerin üzerine yayıldığı ve incelenmesine olanak tanıdığı böyle yalın bir çerçeve, eskidiğinde kolayca bırakılabilir. Gerçekliğe dair a priori olarak çok fazla şey söyleyen bir model, atılırken, eski çalışmaları da kopararak kendisiyle birlikte çöpe gitmesine sebep olur. Diğer türlü ise, eski çalışmalar, yeni dille ifade edilir hale gelebilir. Nesne ilişkileri kuramı, son dönemde, ilişkisel alandaki gelişmeleri ile böyle 'kullanışlı bir dil' olma yönünde evrilmektedir. Bir dil olmakla yetinen bir model, dış dünya araştırmalarında oldukça elverişli bir enstrümana dönüşür. Oysa kurgusal akıl ve onun ürettiği kuramlar, iddialarını sürekli olarak abartma ve genişletme eğilimindedir. "... [İ]nsanoğlunu şaşırtan, pek çok sonu olmayan ve birbirini izleyen anlaşmazlıkları tamamıyla ortadan kaldırmada, kurgusal aklın abartılmış iddialarının azaltılmasının sağlayacağı negativ yarar ..." (Kant, 1922/2002; s.6), yüzyıllar önce felsefenin, günümüzde ise çağdaş psikanalizin deneyimlediği son derece işlevsel bir sadeleşmeyi gerektirmektedir.
[8] Örneğin ilişki içindeki bir varoluşu (existence) esas alan bir yaklaşım için öz (essence) bir illüzyon olarak değerlendirilir. Sartre "Benliğin Aşkınlığı" isimli ünlü çalışmasında bu 'non-egolojik' soruyu açık açık sorar; "bu fiziksel ve psikofiziksel ben [moi/me] yetmiyor mu?" (Sartre, 1991; s.10).
[9] Betimleyici yaklaşımın ünlü kurucusu Kraepelin, dementia precox (şizofreni) için "kendiliğin parçalanması" (Berrios ve Markova, 2003; s.18), "bilincin birliğinin bozulması" (disunity) ve "kişilikteki entegrasyonunun tahribi" gibi ifadeler kullanmıştır ve hastalık tablosunu, şefi olmayan bir orkestrada (Parnas, 2003; s.220) her bir enstrümanın başına buyruk hareket etmesine benzetmiştir. Bleuler'in 1908'de dementia praecox yerine şizofreni (bölük zihin) terimini kullanması da bu varsayıma dayanır: " ... çünkü (göstermeyi umut ettiğim üzre) farklı psişik işlevlerin bölünmesi, onun [şizofreninin] en önemli özelliklerinden birisidir" (Bleuler, 1950; s.8). Öte yandan Bleuler'in DSM tarafından benimsenen isimlendirmesinin deskriptif değil etiyolojik olduğu itirazı da kısmen haklı görünmektedir. Saf deskriptif bir psikopatoloji yaklaşımı benlik kavramına mümkün olduğunca uzak durur. Bu kavramı fazlaca yorumlayıcı (overly interpretive) ve nesnel tanımlamadan yoksun bulur. Salt deskriptif yaklaşım sadece gözlemlenen anormal davranışlara odaklanır. Bu davranışlara eşlik eden öznel deneyime ancak bu bağlamda yer verir (Taylor ve Vaidya, 2009; s.x).
[10] Kraepelin, dementia precox (şizofreni) için kendiliğin parçalanması tarifini yapmasına rağmen, kendiliğin parçalanmasının derecesi üzerinde durmaz, böyle bir süreklilik öngörmez. Kendiliğin parçalanmaya başladığı hafif (subklinik) bozukluk durumları, orta (subklinik) ve ağır (klinik) şiddette bozuklukları içeren bir süreklilik öngörmez. Deskriptif yaklaşım gereği olarak kendilik parçalanması kategorik olarak ya vardır ya yoktur. DSM ve ICD bu kategorik yaklaşımı devam ettirmektedirler. Bleuler ise varlık/yokluk şeklindeki bir süreksizlikten ziyade, azlık/çokluk sürekliliğini benimseyerek, normal popülasyonda değişik derecelerde mevcut olan bir durumun ektrem ucuna psikoz adını vermekten yanadır. Böyle bir süreklilik modeli, etiyoloji ve patojenez tartışmaları için daha elverişlidir. Eysenc (1992) normal populasyonda da değişik derecelerde gözlemlenebilen bu olguyu bir kişilik özelliği (trait) olarak kabul ederek psikotizm (psychoticism), Claridge (1996) ise şizotipi (schizotypy) adını vermiştir. Claridge'e göre (2008) "sağlıklı kişilik ile psikopatoloji arasında bağlantı kuran araştırmaların çoğu, kişilik bozuklukları, nevrozlar, v.s., gibi anormal davranış biçimleri üzerine odaklanırlar". Psikotik bozukluklara bu yaklaşım daha nadir olmakla birlikte "... şizofreni literatürü içinde süreklilik konusu uzun bir süredir ilgi çekmektedir ve son zamanlarda sıklıkla şizotipi başlığı altında tartışılmaktadır." (aynı yer). Claridge'in bu makalesinin ismi konunun özeti gibidir "Şizotipi: Sağlıklı kişiliği psikopatolojiye bağlamak"
[11] Sinir sisteminin aracılık ettiği entegrasyon için bağlantısallık (connectivity) gerekir. Bağlantı sayesinde sinirsel devrelerin eşzamanlı aktivasyonu mümkün olur.


[12] Watkins'in bundan fazla olarak söylediği şey, bu benlik durumlarının dile gelip, konuşabileceği (hipnoz altında), hatta kendisine ana kimlikten farklı bir isim verebileceği, yani disosiyatif kimlik bozukluğu (DKB; eski isimlendirme ile 'çoğul kişilik') adı verilen tablonun bir spektrum (süreklilik) halinde hafif formlarının toplumda zannedildiğinden daha yaygın olarak bulunabileceğidir. Watkins'e göre bu benlik durumları ancak hipnoz altında dile geleceklerinden, herhangi bir semptom, çatışma, rahatsızlık üretmeyebilirler. Birbirleriyle bağlantıları yeterince güçlü olduğu sürece, kişiliğin özellikleri, farklı renkleri şeklinde, adaptif olarak varlıklarını sürdürürler. Disosiyatif kimlik bozukluğu (DKB) konusunda dünyaca tanınmış bir uzman olan Watkins, bu bozukluğun sınır (borderline DKB) ve sınıraltı durumlarını da açıklayacak kuramsal bir zemin üreterek normal-patolojik spektrumunu oluşturmuş ve DKB kriterlerini karşılamayan sınıraltı durumlarda hastaların üretebileceği yakınmalar ve bunların tedavileri ile ilgilemiştir (Watkins, 1997). Watkins'e göre DKB alterleri, bu yazının konusu olan benlik durumlarının birbirlerinden tümüyle kopmuş halleridir. DKB kriterlerini karşılamayan sınırda vak'alar, DSM-IV'te, "başka türlü adlandırılamayan disosiyatif bozukluk" (BTADB) başlığı altında yer almıştır. BTADB-1b kategorisinde alterler birbirinden tümüyle kopmamış olup, birbirlerinden haberdardırlar (Bkz. DSM-IV, 1994; s.490). DSM-5'te ise yine aynı bölümde (300.15) "diğer belirlenmiş disosiyatif bozukluk" yeni başlığı altında benzer bir ifade bulunur; "disosiyatif amnezi bildirmeyen bir bireyde kimlik değişmeleri" ve "kendilik duyumunda çok belirgin olmayan süreksizlikler" (2005; s.306).
[13] Freud'un sağlığında Viyana Psikanaliz Cemiyeti'nin Anna Freud ile birlikte başkan yardımcılığını yapan  (1924-1938) Paul Federn (1871-1950), benlik durumları, benlik sınırları, benlik kateksisi ve benlik algısı konusundaki katkıları ile tanınır. Eric Berne onu, "içebakışı (introspection) yeniden psikolojiye sokan kişi" olarak tanıtmaktadır. Federn, Freud'un çevresine ilk dahil olan (1903) kişilerden birisidir. Freud ile olan 35 yıllık beraberliği, her ikisinin Almanya'dan çıkmak zorunda kalmasıyla sona ermiştir (1938). 1924'te Freud onu resmi olarak vekil tayin etmiştir. Mesleki ve sosyal ortamlarda Freud'un etki alanını büyütmek üzere onu temsil ederdi (Walrond-Skinner, 2014). Freud ile en uzun süre çalışan kişidir. Freud ona büyük bir saygı duyar, öğrencisi olarak değil, bir akranı olarak davranırdı. Freud'a olan sadakati nedeniyle, psikanalitik çevrelerde "havari Paul" (Pavlos) olarak isimlendirilen (Accerboni, 2005; s.568) Paul Federn'in isminin biyografilerde fazla anılmamasına özellikle Ernest Jones tarafından özen gösterilmiştir.
[14] Kişiliği, 'parçalardan oluşan bağlantılı bir çoklu yapı' olarak kavramsallaştırmanın tarihçesi daha da gerilere gider. Glover, 1932 gibi erken bir tarihte "benlik çekirdekleri"nden bahsetmiştir.(Buckley, 1990; s.72). Bu yaklaşımın temelerini 18 ve 19. Yüzyıllara kadar uzatmak mümkündür. "Psikiyatri" terimini ilk kullanan ve tanımlayan Reil (1759 -1813), "zihnin parçaları arasındaki ilişki"nin sinir sistemindeki psişik enerjinin homojen dağılımı ile ilgili olduğunu söyler. Bu ilişkiler bozulursa düşünce lapsusları, anormal düşünceler, sabit fikirler ve bunlara ilişkin güdü ve fiillerin ortaya çıkacağını belirtir. Bu durumda zihin giderek iradenin kontrolünden çıkar (Shorter, 2005; s.117-118). Reil'a göre rüyada da "aktörler [alt-kişilikler] ortaya çıkar, roller dağıtılır ve rüya gören bunlardan sadece birini seçer..." (Ellenberger, 1970/1994; s.147). Diğer alt-kişilikler ise Federn'in ifadesi ile ego-kateksi yatırılmadığı için, rüyadaki "diğer" figürler olarak ortaya çıkarlar. Dolayısıyla rüya bu alt-kişiliklerin birbiriyle diyalogları ve ilişkilerine zemin hazırlamış olur. Jung'a göre de kompleksler rüyada şahıslaşırlar (Jung, 2014; s.8331). Bu bakış açısına göre rüya, "bizi oluşturan lejyon"un kendi aralarında oynadıkları bir tiyatro sahnesi gibidir. Zihnin uyanıklıktaki güçlü bütünleştirici (entegratif) işlevi nedeniyle, uyanıkken okuduğumuz bu satırların yani  alt-kendilik (sub-self), alt-benlik (sub-ego) veya alt-kişiliklerin (sub-personality) oluşturduğu bir konfederasyondan (polipsişizm) ibaret olma (Gazzaniga ve LeDoux'nun deyimiyle bir kendilik sosyolojisinin varlığı) düşüncesinin verdiği ürperti, literatürde çok sayıda önemli otoritenin dile getirdiği bu fenomene pek aldırış edilmemesini anlaşılır kılmaktadır.
[15] Genellikle etkin durumda olan, deneyimleyen/baskın/kontrol eden/icracı (executive) benlik durumu.
[16] Sendrom terimi burada hastalıkla ilgili olmayıp, Maslow'un kişiliği oluşturan birimlere verdiği isimdir. Sendrom (syndrome) 'bileşik' anlamına gelir (orj. 'birlikte koşma'). Çünkü kişiliği oluşturan bu birimlerin kendileri de, duyu, duygu v.s. gibi psikolojik bileşenlerden oluşmuşlardır.
[17] Bu noktada farklı bir görüş belirten Loewald'ın kuramına yer vermek gerekir (??). Ona göre zihin temelde geçici bir fenomendir. Zaman içindeki farklı noktalarda değişen organizasyonlara inşa edilir.
[18] Bu iki bağlantısallığın (yapı-içi ve yapılar-arası), çözülme durumlarında çok farklı tablolara neden olması beklenir; örn. disosiyatif kimlik bozukluğu ve psikoz gibi. Bu bakış açısına göre yapı-içi (benlik durumu içinde) çözülme, yapılar arası (benlik durumları arası) çözülmeye göre daha fragmante parçaların (psikozda olduğu gibi) ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin üzüntü, üzgün bir kendiliğe göre daha fragmante bir psişik içeriktir. Üzüntü, diğer psişik içeriklerle organize olarak, birlikte daha kalıcı (stabil) bir parça-kendilik (alt-kişilik) yapılanması oluşturmuş olabilir.
[19] Mahler'in nesne sürekliliğinin (object constancy) ikiz kavramıdır. Çocuğun nesneyi algılamasını gözlemlemek, kendisini algılamasını gözlemlemekten daha kolay olduğu için nesne sürekliliği üzerinde daha fazla durulmuştur. Bu nedenle Mahler denildiğinde akla "nesne sürekliliği" gelir. Oysa Mahler'in kuramı temelde kendiliğin ayrışmasını ve entegrasyonunu konu alır. "Kendilik sürekliliği" (self constancy) en az nesne sürekliliği kadar önemlidir ve bu yazının alt başlığı olarak düşünülebilir; "çoklu kendiliğin sürekliliği".

[20] 'Bütün' ve 'sağlık' kavramları kültürel olarak ilişkilidir. Örn. İngilizce'de bütün (whole) ve iyileştirmek (heal) aynı kökenden (kailo) gelmektedir (Winkelman, 2009; s.14)


[21] Her ne kadar deneyim vurgulanmış olsa da, kendilik, kalıtımsal ve çevresel faktörler arasındaki etkileşim ile ortaya çıkar.
[22] İki ünlü varoluşçu yazarın, "kopmuş (split-off) kendilik parçaları"ndan, "kendilik adacıkları"ndan (enclaves of self), "disosiye" olarak farkındalığın dışında kalan kendilik parçalarından bahsetmelerine rağmen, bu konuda, disosiyasyon (dezagregasyon) literatürü yerine Sigmund Freud'a gönderme yapmaları ilginçtir (May ve Yalom, 1989; s.378). Oysa disosiyasyon, analiz geleneğinde "psikanalitik-olmayan" (unpsychoanalytic) kabul edilir (Richard ve ark, 2004). Bu iki rakip okuldan disosiyasyon ekolünün 19. Yüzyıl'ın sonunda ana akım olmasına rağmen, 20. Yüzyıl'ın ilk çeyreğini takiben, 1970'lerde tekrar keşfedilinceye kadar, neredeyse tarih kitaplarından bile kazınmış olması bilim tarihinin ilginç olgularından birisidir.
[23] Kazimierz Dabrowski, Polonyalı psikiyatrist, 1902–1980
[24] Bu üretimde ortaya çıkan bozukluklar 19. yüzyılda, "sentez yetisi  bozuklukları" olarak görülürdü. Janet "psişik sentez yetisi zayıflığı", Joseph Breuer ise "sınırlanmış asosiyasyon kapasitesi" gibi ifadeler kullanmıştır (O’Neil, 2009; s.308). Zamanın ruhuna uygun olarak, sentez yetisindeki bozulmanın beyin dejenerasyonuna bağlı olması gerekiyordu. Bu dejenerasyonun izleri uzun süre beyhude aranmıştır. "Nevroz" (neur-osis), "psikoz" (psych-osis) gibi en temel kavramlar hala bu etimolojik izi üzerlerinde taşırlar ve değiştirilmeleri gereği sürekli gündeme getirilir.
[25] Ünlü düşünürler Fransa'ya Janet'nin vak'alarını görmeye gelirlerdi. Janet'nin 1892'de, "Psikolojik Analiz" adını verdiği yöntemle gerçekleştirdiği başarılı bir psikoterapi vak'asından, Charcot'nun ünlü nöroloji kitabının ikinci cildinde bahsedilmiştir (Bogousslavsky, 2011; s.146). Bilinçten kopan parçaların, bilinç üzerindeki etkilerini modelleyen doktora tezinin 1889'da yayınlanması (L’Automatisme psychologique), 19. Yüzyıl boyunca ortaya çıkan birikimi derleyerek bir kurama dönüştürmesi açısından bir dönüm noktasıdır ve dinamik psikolojinin ortaya çıkışı olarak değerlendirilir. Yayın tarihinden 100 yıl sonra Fransız Devrimi'nin 200. yıl dönümü kutlamalarının gölgesinde kalması üzerine, American Journal of Psychiatry dergisi, bu tarihin bilimsel açıdan en az Fransız Devrimi kadar önemli olduğunu yazmıştır (Editorial, 1989). Fakat Freud Encyclopedia, bu yıldönümünde Janet hakkında yazılan yazıları hiçbir yayınevinin basmaya yanaşmamasını Janet'nin hezimeti olarak yorumlamıştır. Bkz. Erwin, E. (2016) “Janet, Pierre.” The Freud Encyclopedia: Theory, Therapy, and Culture (s.287-290). Londra: Routledge.
[26] Disosiyasyon terimi altında bugün nitelik ve nicelik açısından farklılık gösteren çok çeşitli tablolar sıralanmaktadır (Brown, 2006). Bunlar içinde, yazının bağlamına en uygun gelen karşılık "kopma"dır (detachment).
[27] Charcot ve Janet dışında, Gmelin (1791), Dwight (1818), Gautier (1858), Littre (1875), Richet (1884), Ribot (1885) bunlardan sadece birkaçıdır. "Dissolution of indissoluble phenomena", "Dissolution of the personality", "Exchanged personality", "Schism between the will and the overactive organism", "Subliminal consciousness", "The existence of secondary states" (konu ile ilgili mevcut çeviri sorunları nedeniyle terimler özellikle çevrilmemiştir) v.b. onlarca farklı isim önerilmiştir (Hart ve Dorahy, 2009; s.4). 18. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkan bu görüşler, 19. Yüzyıl'da polipsişizm ve dipsişizm adı altında sınıflandırılmaktaydı (Ellenberger, 1970/1994; s.146). Freud, bilinçteki tabakalanmaların ve hatta bilinçdışı teriminin uzun bir süredir tartışıldığı çok canlı ve renkli bir tartışma ortamında dünyaya gelmiş fakat günümüzde 'bu alanda düşünmeyi başlatan kişi' olarak takdim edilmiştir. O dönemde "bilinçdışı", hem terim hem kavram olarak, düşünürler arasında oldukça popüler olduğu için, Janet kendi kuramı için, yeni bir terim olan "bilinçaltı"yı tercih ederek, o ana kadar yapılan hem rasyonel hem metafizik yorumlar nedeniyle bilinçdışı teriminin üzerinde taşıdığı tarihsel izler ile arasına belli bir mesafe koymayı amaçlamıştı. Freud'a ise, üzerinde çok söz söylenmiş, felsefi olarak kontamine olmuş, bu yüzden kullanılması riskli olan bilinçdışı terimi kalmıştı. Freud'a 'başlangıçta' gösterilen ilgisizliğin önemli bir nedeni olarak, tepkisellikten çok, konunun orijinal olmayışından bahsetmekten mümkündür. "Freud Ansiklopedisi"nde 19. Yüzyılın sonuna doğru "Derinlik Psikolojisi" adında yeni bir tür psikolojinin ortaya çıktığı ve Janet'nin bugün unutulmuş katkılarının "en az" Freud'unkiler kadar önemli olduğu belirtilmiştir. (Erwin, 2016; s.288) .
[28] Kaldı ki, böyle bir çözülmenin ne tür durumlarda psikotik bir tabloya, ne tür durumlarda disosiyatif kimlik bozukluğuna (DKB) neden olacağı, cevaplanması gereken kritik bir sorudur. Biri travma diğeri genetik ile ilişkilendirilen bu iki bozukluk birbiriyle ilişkili görülmese de, DKB hastalarında işitsel halüsinasyonların görülme oranının % 80'in üzerinde olduğu ve DKB ve şizofreninin sadece psikotik semptomlar açısından değil, travma öyküsü açısından da örtüştükleri bildirilmektedir. (Foote ve Park, 2008). Her iki bozuklukta görülen işitsel halüsinasyonlarda fenomenolojik olarak bir fark görülmemiştir (Dorahy ve ark., 2009). İki bozukluk Bleuler'in ana semptomları açısından büyük oranda birbirine zıt görünürken, Schneider'in ilk sıra semptomları açısından büyük oranda örtüşür. Şizofreniye özgü olarak bilinen Schneider'in ilk sıra semptomları DKB'da daha sık oranda görülürler (Kluft, 1987). Geçmişte histerik psikoz, reaktif disosiyatif psikoz, disosiyatif psikoz, "şizofreninin disosiyatif alt formu" gibi tablolar tanımlanmış olmasına rağmen bunlar bugün sınıflandırmaya dahil edilmemiştir.
Çözülme veya parçalanma ile ilgili bu iki büyük bozukluk tablosu hakkındaki en ilginç gerçeklerden biri de, şizofreni isminin kullanılmaya başlanmasından sonra DKB teşhislerinde giderek artan bir azalma görülmesidir (Rosenbaum, 1980). Bu durum, teşhis açısından bu iki ağır bozukluğun birbiriyle rekabet ettiklerini gösteriyor. Bu da önemli bir ayırıcı tanı sorununun mevcut olduğunu gösterir. İki bozukluk hem fenomenolojik elemanlar açısından yakın komşudurlar, hem travma gibi ortak etiyoloji konusu mevcuttur, hem de önümüzde diğer komorbid bozukluklar ile daha da komplike hale gelen bir tablo bulunmaktadır (Deville ve ark, 2014).
Çözülmenin psikoz ve DKB üzerindeki rollerinin karşılaştırılması konusundaki bilgiler henüz çok eksik olduğundan, bu konuda söylenecekler bugün için spekülasyondan öteye geçmeyecektir. Ancak psikozdaki çözülmeden farklı olarak, DKB'da çözülen parçalar (benlik durumları) kendi içinde daha çok organize olmuş gözükmektedir. Bu gözlem psikozdaki çözülmenin bir benlik-durumu içinde, DKB'daki çözülmenin ise benlik durumları arasında olması ile uyumludur. Çünkü DKB'daki çözülme ürünleri (benlik durumları), benlik yapısını kısmen korumakta, bu da gerçeklik testinin daha yüksek oranda korunması ile sonuçlanmaktadır.
[29] Jung'un kuramında "baskın benlik durumu"na, "baskın kompleks" yani "ego" karşılık gelir ve ego-kompleks ismini alır  (Jung, 2014 ; s.3145). Jung henüz daha doğmadan, 1868'de Durand (de Gros) bunu şöyle ifade ediyordu: "her bir segmentin kendi psişik egosu vardır ve hepsi de genel bir egoya tabidirler, bizim olağan bilincimiz olan ana-egoya" (Ellenberger, 1970/1994; s.146). Freud 13 yaşında iken yazılan bu kitapta bu alt-egoların tümünün bilinçdışı yaşantıyı oluşturduğu belirtilmektedir. Jung ego-kompleksin temsil ettiği ana-kişiliğe "empirik kişilik" (Jung, 2014; 3145) adını verir. Ego-kompleks diğer kompleksler gibi bir komplekstir (age; s.2485). Çok daha baskın olduğu için merkezi olması, bilinç ile ilişkisi ve çok daha kompleks olması dışında, tanım olarak diğer komplekslerden bir farkı yoktur (age; 7921), dolayısıyla onlarla yarışmak zorundadır (age; s.485, 486, 487). Ego kompleks ve diğer kompleksler birbirlerini asimile etmek eğilimindedirler (age; s.3056). Fakat ego-kompleksin, diğer kompleksler üzerinde mutat bir üstünlüğü (habitual supremacy) söz konusudur (age; s.1104); bu üstünlük 'bastırma'nın temelini oluşturur. Bu üstünlük olmadığında diğer komplekslerin kaotik biçimde etkinleşmeleri nedeniyle kişilikte dağılma (dezentegrasyon) ortaya çıkar (age; s.1104). Bazı durumlarda ise ego-kompleks baskın ve merkezi pozisyonundan feragat ederek, pasif bir gözlemci konumuna inebilir (benlik hizmetinde gerileme).
[30] Benlik güçsüzlüğü ve travmanın büyüklüğü oranında bu yöntem sakınca içerir.


[31] Stern'in doğuştan itibaren mevcut olan bu kendilik hissine verdiği isim "doğmakta olan" (emergent) kendiliktir ("beliren", "ortaya çıkan" gibi Türkçe karşılıklar daha sık önerilmektedir). Stern "çekirdek kendilik" (core self) isimlendirmesini 2-6 ay arasında pekişen kendilik için kullanır (Stern, 1998; s.11). Bu yazıda çekirdek benlik veya çekirdek kendilik olarak isimlendirdiğimiz antite ise, doğumdan itibaren her deneyime eşlik eden, "bilinç"ten ayırmanın mümkün olmadığı, çağdaş felsefe ve sinirbilimin son dönemde giderek artan bir biçimde üzerine odaklandığı ilksel bir yetidir. Bebek bu kendiliğe öz-bilincin (self-consciousness) minimal formu (anlık öz-bilinç) ile erişir (Gallagher, 2000). Anlık (zaman açısından uzatılmamış) olduğu için zaman içermez, dolayısıyla Husserl'in düşündüğünün aksine, bir kimlik veya kişilik taşımak için uygun yapıda değildir. Fakat "öz-farkındalığın minimal formu, bilinçli deneyimin daimi yapısal ögesidir" (Gallagher ve Zahavi, 2008; s.46). Deneyim ile ortaya çıkan yapılar ise (benlik durumlarının kaynakları) zaman açısından uzatılmaya uygundurlar (extended self). Bu yapılar geçmiş ve gelecek tasarımlarının, dolayısıyla epizodik belleğin de temelini oluştururlar. 
Bu yazıdaki çekirdek kendilik, Stern'in "doğmakta olan" kendiliğinin de çekirdeği olma durumundadır. Çünkü "doğmakta olan" kendilik, 2 ay içinde bu çekirdeğin daha üst yapılarla organize edilmiş durumudur. Kendilik sürekli deneyimle şekillenerek daha üst organizasyonlar oluşturur. Ortaya çıkan bu üst organizasyon yapılarının çözülme ürünleri, psikozda, çekirdek kendilik ile ilişkisel yaklaşımın sıklıkla önüne geçerek, bu iletişimi sıklıkla imkansız hale getirirler. Oysa çekirdek kendilik psikozda tüm kimlik ve kişilik parçalansa da, 'parçalardan bağımsız' olarak varlığını koruyan, bu nedenle psikozda dahi ilişkisel yaklaşımı kısmen mümkün kılan bir yetidir.
Gallagher ve Zahavi (2008; s.12), farklı olarak, öz-düşünüm öncesi birlik hissinin (pre-reflective sense of unity) şizofrenide parçalandığını iddia etmektedir. Yazarlar belirtmese de bu açıklama disosiyatif kimlik bozukluğu ve psikoz arasında daha net bir teorik ayrım yapılmasını sağlayabilir. Buna durum, DKB'nin benlik durumlarının parçalanması, psikozun ise çekirdek benliğin parçalanması olduğu anlamına gelir.
[32] Öz-farkındalık (self-awareness) birinci-şahıs deneyimine içkindir, öznel deneyimin özünde bulunur. Kişinin kendisinin farkında olması için, kendisini karşısına (ob-) atması (-ject) gerekmez (nonobjectification). Bu yetiye, özdüşünüm öncesi (pre-reflective) öz-farkındalık adı verilir. Kendi olmanın en merkezi anlamı budur. Kişi bir biçimde ve örtük olarak kendisinin farkındadır, kendisiyle tanışıktır. Bu tanışıklık, deneyimin "bana ait" olma (mineness of experience) hissinin temelini oluşturur (Stollorow, 2009). Çekirdek kendiliğin temel özelliği birinci şahıs deneyiminin verili olmasıdır. Stern'in deneyleri bu yetinin doğuştan itibaren var olduğu göstermektedir, yani bebek doğuştan itibaren annesinin ve kendisinin eylemlerini birbirinden ayırt edebilir (olgunlaşma ile giderek azalan hatalar ile birlikte). Bu iddia Mahler'in kaynaşma (symbiosis) ve ayrılma (separation) terimleri üzerine kurulu teorisinin (Ayrılma-Bireyleşme Kuramı) temeline yönelmiş ciddi bir eleştiridir. Bebeğin doğuştan itibaren kendisini annesinden ayırabilmesi örtük bir histir. Henüz bebek, kendisini göstererek "ben" deme kapasitesine sahip değildir. Bu durum, "ben ve o" kavramlarının gelişmesi öncesi (pre-conceptual) bir sürece aittir. Kavramsal olmayan bu farkındalık belli bir süre sonra kavramsal düzeye de taşınır.
Kısaca, deneyimin birinci şahıs özelliği, içsel monitörizasyon veya içebakışın bir ürünü değildir; deneyimin özünde içkin olarak bulunur. Bunun anlamı öz-düşünüm öncesi (pre-reflective) öz-farkındalığın (self-awareness) da deneyime içkin olarak verili halde bulunmasıdır.
Öz-düşünüm öncesi, ilksel öz-farkındalığın deneyimin temel niteliği olması fenomenolojik çevrelerde yaygın olarak kabul görmektedir, örn. Husserl ve Sartre'da bulunur. (Zahavi, 2003).
[33] Bu ifadeden, Kohut'un gelişimsel ve kompozit bir kendilik olan çekirdek kendiliği (nuclear self) anlaşılmamalıdır. Bu kendilik, ikinci yılın ortalarında belirmeye başlar. Bu kendiliğin kutupları, ihtirasları 2-4 yaş arasında, temel idealleri 4-6 yaş arasında elde ederek ortaya çıkar. Volkan'ın (1997; s.6) çekirdek kendiliği de (core self) doğuştan gelen değil, zaman içinde olumlu veya olumsuz afektler ile satüre olarak "deli" veya "sağlıklı" oluşun temelini oluşturan bir kendiliktir. Volkan da, Kernberg gibi, libido kuramı açısından çok önemli olan "birincil narsisizm"i (otistik evre) korumayı amaçlar.
[34] Bleuler parçalanan psişik içeriklerin birbirini çağırma (asosiyatif) yetilerinde bir zayıflamadan bahsetmiştir. Bugün hala tanımlayamadığımız bu yetideki zayıflama, Bleuler'in ifadesiyle bağlantısallığın "çözülme"sine yol açar. Bu durum şizofrenide mantıklı düşüncenin bozulmalarından da sorumludur (Bleuler, 1911/1950; s.80). 
[35] Bu sayede, örneğin antidepresiflere cevapsız, atipik bir depresyondan ömür boyu muzdarip olan bir hastanın, psikoterapi süreci sonunda, o ümitsiz, anlam ve değer içermeyen benlik yapısının, kendisini tümüyle temsil etmediğini hissetmesi mümkün olur (bilmekten/öğrenmekten farklı olarak). Böylece hastanın  neyi ayrıştırdığını anlamak ve dahası modellemek bu şekilde mümkün olur. Empirik benliği oluşturan benlik durumlarından her biri bizim otantik bir tarafımız iseler de, bizi bütünüyle temsil etmekten gerçekte çok uzaktırlar.
[36] Bu konu aslında felsefenin en eski ve en temel sorularının başında gelir. Biteviye bir değişim boyunca sabit kalan şey nedir? Bu değişim boyunca değişmez niteliklerini koruyarak özdeşliğini ve birliğini koruyan şey nedir? Değişen ve değişmeyen arasındaki ilişki nasıldır? Çokluk ve birlik arasındaki ilişki filozofları hep düşündürmüştür. Bu sadece bir bireydeki benliğin birliği ile ilgili değil, aynı zamanda, insanın (tümel) özü ile bireylerin (tikel) benlikleri arasındaki 'bireyselleşme' sorunsalı ile de ilgilidir.
[37] Kant, "transcendental" (aşkınsal) terimini, duyularüstü ve metafizik güçlü çağrışımları olan 'transcendent' (aşkın) kelimesinden oldukça farklı bir anlamda kullanmıştır. In the Critique of Pure Reason Kant writes: ‘We shall entitle the principles whose application is confined entirely within the limits of possible experience, immanent; and those, on the other hand, which profess to pass beyond these limits transcendent’ (CPR, A295-6/B352). ??? Kant'ın terimi, 'içkin'e (immanent) yani deneyimsel ve fenomenal olana daha yakındır, çünkü deneyimin a priori şartlarını ifade eder. Dışsal bir prensip değildir, zihnin kendi etkinliği sonucu ortaya çıkar (Haynes, 2012; s.5).
[38] Sinirbilim (neuroscience), deneyimi bir ve bütün olarak ortaya çıkaran nihai sentezi "bilişsel bağlama problemi" (cognitive binding problem) başlığı altında incelemektedir. Revonsuo (1999) "uyaranla ilişkili bağlama" (stimulus-related binding) terimini tercih etmektedir. Aristo beş dış duyudan ayırdığı bu yetiye "sensus communis" (Latince tercümesi) adını vermişti. Bu yeti Ortaçağ Arap düşünürleri tarafından bir iç duyu olarak nitelendirilerek geliştirilecektir. Örneğin İbn-i Sina beş, Farabi ve İbn-i Rüşd ise dört adet iç duyu (sensus interiores) kabul ederler (Wolfson, 1935; s.86). "İç duyular", yeti (fakülte), virtus, potentia (Ar. kuvve) olarak da isimlendirilmiş, algıdan (perception) ziyade idrak (apperception, apprehension) ile ilişkilendirilmiştir (age; s.70). İç duyular, dış dünyanın zihinde temsil edilerek öznellik kazanmasını (intentionality) açıklarlar. Yeni çağda, 'dış duyularla algılama'dan (perception) ayrı tutulmaya özen gösterilen, fakat bu sürecin devamı olan  (post-sensationary) iç duyu süreci, "tamalgı" (apperception) başlığı altında incelenmiş, içebakış (introspection) ve düşünüm (reflection) ile ilişkilendirilmiştir. Kant'ın ünlü kavramı "tamalgının aşkın birliği" (trancendental unity of apperception), temel olarak zihin içi süreçlerdeki 'sentez' işlevini anlatır ve sinirbilimin bağlama probleminden çok farklı değildir (Searle, 1992; s.130).
[39] Kant'ın benlik kavramı çok biçimsel ve soyut bir kavramdır; "saf özne" olarak veya deneyimin "benlik kutbu" (cogitatio ve cogitata'dan ayrı saf cogito) olarak tanımlanır (Zahavi, 2003). Kant, deneyimi, bu transandantal benliğin biçimsel (formel) kategorilerine boyun eğdirerek, statik ve soyut hale getirmekle eleştirilmiştir. Hegel bu sorunu çözmek için yola çıkmışsa da, her iki düşünürün sistemi de, deneyimin totaliter formülasyonunu yapmakla ve farklılıkları kimliğe râm etmekle suçlanmıştır (Haynes, 2012; s.6). 
[40] Fenomenolojinin kurucusu Husserl'in, Heidegger gibi talebeleri yetersiz görse de, Kant'ın aşkın (transandantal) yaklaşımına şerh koymaması düşünülemez, bu nedenle Husserl, Kant'tan farklı olarak bu benliğin "içkinlikte aşkın" (empirik-transandant) olduğunu söyler (Husserl, 2012; s.133) ve saf benliği ete kemiğe büründürür, ona kişisel sosyal, tarihi bir hüviyet verir. Husserl, transandantal benliğe "transandantal indirgeme" yöntemi ile ulaşır. Bu yöntemle, saf benliği, hem değişimden muaf kılacak boş bir kutup konumunda tutmakta, hem de onu alışkanlıklarla, hatıralarla ilişkiye sokmaktadır. Böylece ona kişisel (şahsi) nitelikler kazandırabilmekte, yani saf benliğe "kendi kişisel tarihini" yükleyebilmektedir. Buna rağmen Husserl, öğrencileri tarafından Neo-Kantçı olmakla, hatta tözsel metafizik bir benlik kavramı ile kartezyen 'benlik metafiziği'ne dönüş ile suçlanmıştır (Marosan, 2009). Kartezyen perspektifte zihin izoledir; kavradığı dışsal bir gerçeklik ile arasında kökten bir farklılık vardır. Deleuze de, Husserl'in klasik cogito düşüncesine düştüğünü, yani 'herşeyden bağımsız bir ben' fikrini içerdiğini iddia eder (Aras, 2013).
[41] James empirik kendiliğin kapsamını kılık kıyafeti dahi içerecek kadar geniş tutmuştur; bu kendilik maddi, sosyal ve deruni (duyu ve duygulardan oluşan) benliklerden oluşur.
[42] Aslında, kendi içindeki, gerçekte ona ait olmayan ve çok özel bir kişi olarak dış dünyada ışıldamasına engel olan kişilik özelliklerine kızmaktadırlar. Terapiden bekledikleri de budur; “ruhumda bana ait olmayan bir ur var; çıkarın onu oradan ki, dünyaya kim olduğumu göstereyim” der gibidirler. Bu nedenle çoğunlukla hipnozcularda, NLP’cilerde, büyülü çözümler ararlar.
[43] Farklı psikoterapilerin kendilerine özgü tekniklerinden çok, psikoterapilerin çoğunda ortak olan faktörlerin (common factors) terapötik değişime katkısı olduğu düşüncesi (Bkz. Lambert, 1992)
[44] Rüyada zaman ve mekanın olmadığına dair ders kitaplarına kadar giren bir bilginin düzeltilmesi gerekir. Zaman ve mekan, deneyimin a priori ön şartıdır. Zamanın veya mekanın olmadığı bir deneyim (en azından bu evrende) ne dış dünyada ne de rüyada mümkündür.
[45] Empirik kendiliğin temelinin de dil-öncesi geliştiğini düşünecek olursak, kendiliğin en temel harcının sözsüz (nonverbal) ve duygulanımsal (afektif) olduğu; dolayısıyla duygulanımı hedeflemeyen, duygulanımı harekete geçirmeyen terapötik müdahaleleri kullanan psikoterapi okullarının, kendiliğin merkezinden çok, onun afektif çekirdeğinin çevresinde yapılanan bilişsel (kognitif) yapıları değiştirmeye yönelik olduğu daha iyi anlaşılır. Bu durumda, duygulanıma yönelmeyen bu müdahalelerin, yüzeysel, dolayısıyla kısa süreli olması beklenir.
[46] James devamında, saf benliğin empirik "ben"e (me) dönüştüğünü ekler (aynı yer). Saf bir prensip olarak kalması James'in emprisist düşünüşüne uygun düşmez.




Kaynaklar

Accerboni, A.M. (2005). "Federn, Paul"; s.567-568. International Dictionary Of Psychoanalysis (Dictionnaire International De La Psychanalyse). I. Cilt. New York: Thomson Gale.
American Psychiatric Association. (1994). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (4. baskı). Washington DC: American Psychiatric Association.
American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5. baskı). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.
Aras K. (2013). Gilles Deleuze Felsefesinde Özne-Oluş’un Ontolojik Tasarımı. Yayımlanmamış doktora tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara.
Battista J.R. (1996). "Abraham Maslow and Roberto Assagioli: Pioneers of Transpersonal Psychology"; s.52-61. İçinde: Textbook of Transpersonal Psychiatry and Psychology. Scotton B.W., Chinen A.B, Battista J.R. (ed.) New York: Basic Books.
Baumeister R.F., Exline J. J. (2002). Mystical Self Loss: A Challenge for Psychological Theory, The International Journal for the Psychology of Religion, 12:1, 15-20,
Berne, E. (1957). Ego states in psychotherapy. American Journal of Psychotherapy, 11(2), 293-309.
Berne, E. (1961). Transactional Analysis in Psychotherapy. New York: Grove Press.
Berrios, G.E., Markov, I.S. (2003)."The self and psychiatry: a conceptual history"; s.9-39. İçinde: The Self in Neuroscience and Psychiatry. Kircher, T., David, A. (ed.). Cambridge: Cambridge University Press.
Bleuler, E. (1950). Dementia Praecox or the Group of Schizophrenias (Çev. J. Zinkin), New York: International Universities Press.
Brown, R.J. (2006). Different Types of “Dissociation” Have Different Psychological Mechanisms. Journal of Trauma & Dissociation, 7:4, 7-28.
Bogousslavsky, J. (2011). "Hysteria after Charcot: Back to the future"; s.137-161. İçinde: Following Charcot: A Forgotten History of Neurology and Psychiatry. 29. cilt/Frontiers of neurology and neuroscience. Bogousslavsky, J. (ed.) Basel: Karger Medical and Scientific Publishers.
Buckley, P. (1990). Essential papers on object relations. New York: New York University Press.
Damasio, A. R. (1989). Time-locked multiregional retroactivation: A systems-level proposal for the neural substrates of recall and recognition. Cognition, 33: 25–62.
Devillé, C., Moeglin, C., Sentissi, O. (2014) Dissociative Disorders: Between Neurosis and Psychosis. Case Reports in Psychiatry, Cilt 2014. https://www.hindawi.com/journals/crips/2014/425892/ adresinden, 10.6.2017 tarihinde edinilmiştir.
Dorahy, M.J., Shannon, C., ve ark. (2009). Auditory hallucinations in dissociative identity disorder and schizophrenia with and without a childhood trauma history: similarities and differences. J. Nerv. Ment. Dis. 197(12): 892–898.
Earle, W. (1959). The Life of the Transcendental Ego. The Review of Metaphysics, 13(1): 3-27
Editorial. Janet Redivivus: The Centenary of L'automatisme Psychologique. American Journal of Psychiatry 1989, 146(12):1527-9
Ellenberger, H.F. (1994). The Discovery Of The Unconscious The History And Evolution Of Dynamic Psychiatry. Londra: Fontana Press.
Ehrlich, A., Schroeder C.L. (2014). Introduction to Medical Terminology (3. Baskı). Stamford: Cengage Learning.
Erwin, E. (2016) “Janet, Pierre.” The Freud Encyclopedia: Theory, Therapy, and Culture (s.287-290). Londra: Routledge.
Federn, P. (1952). Ego psychology and the psychoses. New York: Basic Books.
Foote, B., Park, J. Dissociative Identity Disorder and Schizophrenia: Differential Diagnosis and Theoretical Issues. Current Psychiatry Reports, 10: 217–222
Gallagher S. (2000). Philosophical conceptions of the self: implications for cognitive science. Trends in Cognitive Sciences, 4(1): 14-21.
Gallagher S., Zahavi D (2008). The Phenomenological Mind: An Introduction to Philosophy of Mind and Cognitive Science. New York, NY: Routledge.
Gazzaniga, M., LeDoux, J. (1978). The integrated mind. New York: Plenum Press.
Golomb, J. (1995). In Search of Authenticity: From Kierkegaard to Camus. Londra: Routledge.
Guntrip, H. (1961). Personality structure and human interaction: The developing synthesis of psychodvnamic theory. New York: International Universities Press.
Hart O., Dorahy M.J. (2009). "History of the Concept of Dissociation"; s.3-26. İçinde: Dissociation and the dissociative disorders: DSM-V and beyond. Dell, P.F., O'Neil J.A. (ed). New York: Routledge.
Haynes, P. (2012). Immanent Transcendence. Reconfiguring Materialism in Continental Philosophy. Londra: Bloomsberry
Hopcke, R.H (1999). A Guided Tour of the Collected Works of C. G. Jung. Boston: Shambala.
Hume, D. (1817). A Treatise of Human Nature. Londra: Thomas and Joseph Allman.
Husserl, E. (2012). Ideas Pertaining to a Pure Phenomenology and to a Phenomenological Philosophy: First Book: General Introduction to a Pure Phenomenology. 2. cilt/Husserliana: Edmund Husserl – Collected Works (Çev. F. Kersten). Springer Science & Business Media.
James, W. (1890/1908). The principles of psychology: Cilt I. New York: Henry Holt And Company.
James, W.(2012). Briefer Course. New York: Dover Publications.
Jung, C. (2014). The Collected Works of C.G. Jung. Read H., Fordham M., Adler G. (Ed.), Princeton: Princeton University Press.
Kant, I. (1922/2002). Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena. Çev. Kuçuradi, İ. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kernberg, O. (1995). Object Relations Theory and Clinical psychoanalysis. Lanham, MD: Jason Aronson
Klein, E. (1966). A Comprehensive Etymological Dictionary Of The English Language. New York: Elsevier Publishing Company.
Kluft, R.P. (1987). First-rank symptoms as a diagnostic clue to multiple personality disorder. Am. J. Psychiatry 144(3), 293–298.
Kohut, H. (1971/2009). The analysis of the self : A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders. Chicago: University of Chicago Press
Kohut, H.(2011). İçinde: The Search for the Self-III: Selected Writings of Heinz Kohut 1978-1981. Ornstein, P. (ed.). Londra: Karnac Books
Lakoff, G. ve Johnsen M (2003). Metaphors we live by. Londra: The University of Chicago Press.
Lambert, M.J. (1992) "Implications of Outcome Research for Psychotherapy Integration"; s.94-129. İçinde: Norcross, J.C., Goldfried, M.R. (ed.) Handbook of Psychotherapy Integration.
Marosan, B. (2009). Apodicticity and Transcendental Phenomenology. International Postgraduate Journal of Philosophy, 2: 78-101
Maslow, A. H. (1943) Dynamics of personality organization. I. Psychological Review, 50(5): 514-539.
Maslow, A. H. (1962) Toward a Psychology of Being. Princeton: Van Nostrand
Maslow, A. H. (1973) Dominance, self-esteem, self-actualization: Germinal papers of A. H. Maslow. Brooks/Cole Publication.
May R., Yalom I. (1989). "Existential Psychotherapy"; s.363-404. İçinde: Current psychotherapies. Corsini, R.J., Wedding D. (ed.) Peacock Publishers.
Meltzoff, A.N., Moore, M.K. (1995). "A theory of the role of imitation in the emergence of self"; s.73–93. İçinde: The self in infancy: Theory and research. Rochat, P. (ed.). Amsterdam: Elsevier.
Moran D., Cohen J. (2012). The Husserl dictionary. New York: Continuum International Publishing Group
Nelson, K. (2001). Language and the Self: From the "Experiencing I" to the "Continuing Me". İçinde: The Self in Time : Developmental Perspectives. Moore, C., Lemmon, K. (ed.) Londra: Lawrence Erlbaum Associates.
O’Neil, J.A. (2009). "Dissociative Multiplicity and Psychoanalysis"; s.287-325. İçinde: Dissociation and the dissociative disorders: DSM-V and beyond. Dell, P.F., O'Neil J.A. (ed). New York: Routledge.
Parnas, J. (2003). "Self and schizophrenia: a phenomenological perspective"; s.217-241. İçinde: The Self in Neuroscience and Psychiatry. Kircher, T., David, A. (ed.). Cambridge: Cambridge University Press.
Piontelli, A. (1987). Infant observation from before birth. International Journal of Psychoanalysis,
68; 453–464.
Revonsuo, A. (1999). Binding and the Phenomenal Unity of Consciousness. Consciousness and Cognition. 8: 173–185
Richard, A., Chefetz, R.A., Bromberg, P.M. (2004). Talking with “Me” and “Not-Me”: A Dialogue. Contemporary Psychoanalysis. 40: (3) 409-464
Rosenbaum, M. (1980).The role of the term schizophrenia in the decline of diagnoses of multiple personality. Arch. Gen. Psychiatry 37(12), 1383–1385.
Sartre, J.P. (1991). The Transcendence of the Ego. New York: Hill and Wang.
Schiff, J.L. (1978). A Discussion of Ego States and Ego State Networks. Oakland: Cathexis Institute.
Searle, J.R. (1992) The Rediscovery of the Mind. Cambridge: MIT Press.
Shorter, E. (2005). A historical dictionary of psychiatry. Oxford: Oxford Univ. Press.
Siegel, D. J. (1999). The developing mind: How Relationships and the Brain Interact to Shape Who We Are. New York: The Guilford Press; s.231.
Spiegel, S. (1987) The Interpersonal World of the Infant (A Symposium): Discussion. Contemporary Psychoanalysis, 23(1): 6-17
Spitz, R.A. (1957). No and Yes. New York: International Universities Press.
Stern, D. (1998). The interpersonal world of the infant. Londra: Karnac Books.
Stickgold, R. (2002). EMDR: a putative neurobiological mechanism of action. J Clin. Psychol. 58(1):61-75.
Stollorow, R.D. Individuality In Context. International Journal of Psychoanalytic Self Psychology, 4(4): 405-413.
Sullivan, H.S. (1965). The interpersonal theory of psychiatry. Collected Works, 1. Cilt. Norton
Taylor M.A., Vaidya N.A. (2009). Descriptive Psychopathology. The Signs and Symptoms of Behavioral Disorders. Cambridge: Cambridge University Press.
Trevarthen, C. (1993). “The Self Born in Intersubjectivity.” İçinde: The Perceived Self. Neisser, U. (ed.) Cambridge: Cambridge UniversityPress.
Volkan V.D. (1997). "The Seed of Madness"; s.3-16. İçinde: Volkan V.D. ve Akhtar S. (ed). The Seed of Madness. New York: International Universities Press.
Walrond-Skinner, S. (2014). "Federn, Paul". Dictionary of Psychotherapy. Londra: Routledge.
Watkins, J.G., Watkins H.H. (1997) Ego States: Theory and Therapy. New York : W.W. Norton.
Winkelman, M. (2009). Culture and Health: Applying Medical Anthropology. San Francisco: Jossey-Bass.
Wolfson, H.A. (1935). The Internal Senses in Latin, Arabic, and Hebrew Philosophic Texts. The Harvard Theological Review, 28(2): 69-133
Yalom, I.D. (1980). Existential Psychotherapy. New York: Basic Books.
Zahavi, D. (2003). "Phenomenology of self"; s.56-75. İçinde: The self in neuroscience and psychiatry. Kircher, T., David, A. (ed.). Cambridge: Cambridge University Press.

Toplam Sayfa Görüntelenme Sayısı