Cuma, Nisan 10, 2015

Akışkan (fluid, seyyale) metaforu

AKIŞKAN (SEYYALE) METAFORU

Bugün “hipnoz” dediğimiz olgunun Batı'da, bilimsel çevrelerde tartışılması Mesmer (1734-1815) ile başlatılmaktadır. Mesmer tıp eğitimine başlamadan önce Viyana Üniversitesi’nde felsefe ve hukuk eğitimi gördü ve 1766 yılında Ay ve gezegenlerin insan vücudu üzerindeki etkisini konu alan tezini yazarak Freud’dan 85 yıl önce aynı (Viyana) Tıp Fakültesinden mezun oldu. Mesmer’in tezinin büyük ölçüde aşırma (intihal) olduğu iddia edilmiştir. Richard Mead’ın aynı konuyu ele alan tezi çok daha önce, 1704’te kaleme alınmıştı. Eğer durum böyleyse, bilimsel hipnoz tarihi daha başından bir şarlatanlıkla başlamış oluyor.



Mıknatıs, Mesmer’in gezegenlerden geldiğini varsaydığı bu görünmeyen etkeni anlayabilmek için oldukça uygun bir modeldi. Uzaktan ve görünmeyen bir biçimde etki etmesi nedeniyle, Mesmer’in varsaydığı fiziksel prensibe benziyordu. Mıknatıs, bu niteliğiyle Batı’da felsefenin başladığı çağlardan itibaren hep dikkatleri üzerine çekmiştir (Bkz EK: Mıknatıs ve manyetizmanın kısa tarihi).

Mesmer ile aynı dönemde, üstelik Viyana Üniversitesinde görev yapan bir cizvit astronom, Maximillian Hell (1720-1792), mıknatıs ile hastalıkları iyileştirdiğini iddia ediyordu. Mesmer mıknatıs ile kendi tezi arasında bağlantı kurdu ve 1774’te Maximillian ile arkadaş oldu. Bir hekim olarak, tezindeki kuramsal iddialarını mıknatıs ile pratiğe dökmeyi amaçlıyordu. Vardığı sonuçları 1779’da yayınladı. “Animal manyetizmanın keşfi üzerine rapor” adını taşıyan 88 sayfalık bu küçük kitapta Mesmer, “animal manyetizma”nın 27 adet temel varsayımını ele almıştır, dolayısıyla bu tarih, “Mesmerizm”in bir tür manifestosu niteliğindedir.

Mıknatısa atfedilen güçler ve hastalıklarda kullanımı açısından Mesmer’den yaklaşık 250 yıl önce önerilen benzer bir sistem Avrupa’da oldukça yaygınlaşmıştı. Paracelsus’un kurduğu bu sistemin etkileri yüzlerce yıl sürmüş ve Mesmer dönemine kadar ulaşmıştır. Paracelsus tıbbı Mesmer zamanında geçerliliğini sürdürmekle birlikte son demlerini yaşıyordu.

Mesmer, evreni dolduran (astral), bu nedenle esir varsayımına benzeyen, fakat esirden (ether) farklı olarak gökcisimlerinin birbirlerini çekmesine aracılık eden latif (süptil) bir madde varsaydı. Dolayısıyla bu madde diğer gezegenlerin bizi etkilemelerine de aracılık ediyordu. Dünyaya ve insan bedenine akan (fluid) bu madde mıknatısla etkileştiğinden, mıknatıs ile ona müdaale etmek mümkün olacaktı. Akışkan olduğuna binaen Mesmer ona sadece “fluid” (akışkan; seyyale) adını verdi. Mesmer’e göre bu akışkan, insanın kuzey kutbundan (kafasının üzerinden) girer, insan bedeninde bulunan kanallardan akarak güney kutbundan (ayaklarından) toprağa geçer. Freud’un topografik kuramında (libido akışı) veya geleneksel Çin tıbbında (meridyenlerdeki chi akışı) olduğu gibi, bu kanallardaki herhangi bir tıkanıklık, akışkanın bir yerlerde birikerek asimetrik dağılmasına yol açar; oysa simetrik, düzgün bir dağılım sağlık için gereklidir. Bu nedenle tıkanıklıklar hastalıklara zemin hazırlar.

Tıkanan lavobada pompa kullanılması gibi, bu akışkanı da aynı şekilde etkilemek için bir araç olarak mıknatıs kullanılır. Mıknatıs ile insan vücudunda akan bu seyyalede med-cezir dalgaları oluşturularak, tıkanıklığın açılması sağlanır.

Yolu tıkanıp akamadığı için basıncı artan ve gerginliğe (anksiyete bulguları) sebep olan akışkan, kendisini drene etme şansı bulduğunda kriz ortaya çıkar, çünkü birikmiş ve basıncı artmış bir akışkanın ilk tahliyesi esnasında kuvvetli bir akımın oluşması kaçınılmazdır. Mesmer kendi akışkanının tahliyesi (deşarj) esnasında, hastaların bayılmalarını, kıvranmalarını veya kendilerini yerden yere atmalarını bu yüksek akıma bağlar. Deşarj olma (yükünü atma) terimini bugün de kullanırız. Mesmer bu nedenle bu “kriz”i bir iyileşme belirtisi olarak yorumlardı. Dolayısıyla tedaviden beklediği bu krizlerdi.

Terapi esnasında bu hipotetik akışkan, hastanın kutup bölgelerinden güya Mesmer’in ellerine geçer; magnetik akışkanın drenajı sayesinde hastada rahatlama sağlanır. Bugün biyoenerji adı altında faaliyet gösterenler, benzer bir biçimde tıkanıklıklardan bahsetmekte ve bu tıkanıklıkları açarak iyileşmeyi sağladıklarını iddia etmektedirler. Onlara göre tıkanıklığın olduğu bölgede ortaya çıkan birikim, o bölgenin hastalıklara yatkın olmasına sebep olmaktadır.

21. yüzyılın ortalarına doğru ilerlediğimiz bu devirde hala aynı metaforun kullanılması, bu metaforun tarihsel arka planındaki zenginliği olduğu kadar, insan zihninin bu metafora yatkınlığını da gösteriyor olmalı. Günlük hayatta ve pek çok mesleki disiplinde zengin imgelemli “akış metaforları” kullanılır. Örneğin konuşmanın akıcılığından, hayatın akışından, cümlenin akışından, canlı yaşamının doğal akışından bahsederiz; akış diyagramları, bilinç akışı (stream of consciousness), olay akışı, bilgi akışı, sermaye akışı, fon akışı, kaynak akışı yaygın olarak kullanılır. “Akmak” fiilinden türetilen “akın” ve “akım” kelimeleri de konu bağlamında yaygın kullanılır. Çok sık kullandığımız kaynak (menba) kelimesi suyun kaynaması (yeryüzüne çıkması) anlamındadır.

Mesmer’in akışkan-tıkanıklılık açıklaması psikolojide daha sonra “hidrolik model” olarak adlandırılmıştır ve aynı fakülteden mezun olan Freud’un “katartik sağaltım”ı izah ettiği topografik kuramda da bulunmaktadır. Freud 1905’te normal yollardan tatmin bulamayan libido için şunları yazmıştır: “Ana yatağı tıkanan libido bir akıntı gibi davranır. O ana kadar boş bulunan yan dalları dolduracak şekilde ilerler”. Freud ölümünden sonra yayımlanan Psikanaliz’e ilişkin nihai fikirlerini toparladığı “Psikanaliz Özeti”nde de “şüphesiz libidonun bedensel kaynakları vardır; vücudun çeşitli bölgelerinden ve değişik organlardan egoya doğru akarlar” ifadesini kullanır. Freud nozolojide bile aynı metaforu kullanmıştır; 1926’da “İnhibisyonlar, Semptomlar ve Kaygı” isimli kitabında “bastırılmış içgüdüsel dürtülerin fobi şeklinde ortaya çıkabileceğini fakat bunların sadece nehri besleyen yan dallar olduğunu, daha sonra nevrozun ana akımına katılacaklarını söylemiştir. Bizim kateksis (cathexis) dediğimiz, Freud’un Almanca besetzung dediği şey, bir şeyin bir yeri doldurması, orayı tutması, anlamındadır. Freud’la henüz yollarını ayırmadığı 1910 yılında, Adler, konjesyon (akan bir sıvının akamayarak birikmesi ve yatağını genişletmesi) ve artmış basıncın saplanmayı (fiksasyon); çocuksu yollara geri akmayı ise yansıtma ve regresyonu anlattığını söyler.

Mesmer bazı kişilerin magnetize edilemediklerini, bu kişilerin magnetizör ile aralarındaki manyetizma akışını bloke ettiklerini ve bu şifadan yararlanamadıklarını yazar. Freud da, terapisti ile arasında libidinal transfer (akış) olmayan kişilerin terapiden fayda görmeyeceklerini yazmıştır.

Freud’un çağdaşı ve kişiliğin temelleri konusunda düşünce üreten öncü isimlerden olan William McDougall’ın (1871-1938) psikopatolojisinde drenajın engellenmesinin önemli bir yeri vardır. McDougal bu metaforun çağrışımlarından bol bol faydalanmıştır; kaynak (pınar), ırmak, erozyon, ırmağın besleyici yan dalları gibi.

Borulardan akan suyun basıncını kullanarak yapılan mekanik açıklamaların tarihi bir hayli gerilere gider. Artuklu saraylarında akışkanlar mekaniğini kullanarak otomatlar yapan Cizreli (Ciziri) Ebül İz’in doğum tarihi 1136’dır. Kitab’ul hiyel adını taşıyan eseri (1206), otomatik su saatleri, havuzlar, fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında pek çok çizim içerir. Bu çizimlerden bazılarının gerçek örnekleri yapılarak Gülhane Parkındaki “İstanbul İslâm Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi”nde sergilenmektedir. 800’lü yıllarda ise Benu Musa kardeşler hidrostatik basınca dayanan, feed-back kontrollü cihazlar geliştirdiler.
Oldukça uzun bir süre sonunda, 16. yüzyıl Rönsans Avrupasında, aynı mekanik prensiplerin uygulandığı havuzlar, fıskiyeler, hareket eden heykeller, müzik otomatları, zamane zenginlerinin malikânelerinde önemli bir gösteriş unsuru haline geldi. Örneğin ana kapıdan giren misafir, eşiğe bastığında, alttaki bir su tankının basıncını arttırarak, bazı kanallara su sevk edilmesine, bu da bazı heykellerin hareketlenmesine sebep oluyordu. Heykellerin misafirleri selamlarcasına hareketlenmeleri gelen konukları etkiler ve ev sahibinin prestijini arttırırdı.

Harvey’nin kan dolaşımını bu mekanik prensiplerle izah etmesi (1628), 17. yüzyılda başlayan Bilim Devrimi’nin en önemli başarılarından birisidir ve yüzyıllar boyunca Batı’da bilimle uğraşan herkesi derinden etkilemiştir. Descartes (öl. 1650) bu mekaniği, sinir ve kasların çalışmasına uygulamak istedi fakat Harvey’nin başarısını tekrarlayamadı. Descartes beyindeki ventriküllerde sürekli hareket halinde olan yaşamsal (animal) ruhların bulunduğunu, bunların sinirler yoluyla kaslara taşınarak mekanik harekete sebep olduğunu düşündü. Bu ruhlar yüksek basınç uygulayarak ventriküllerin şişmesine, genişlemesine sebep oluyordu. Adaleye aktarılan ruhlar, adelenin de şişmesine ve büyümesine sebep oluyorlardı . Ruh akışının ventriküllerden kanallara sevkedilmesi için valf görevini ise pineal bez görüyordu. Pineal bezin seçilme sebebi, büyük ölçüde simetrik bir organ olan beyinde sadece bir tane olmasındandır. Bunun büyük sembolik önemi olduğu düşünülüyordu. Aynı zamanda 3. ve 4. ventriküller arası Silvius kanalının girişine yakın yerleşmesi, pineal bezi bu görev için elverişli kılmaktadır. Kalsifiye olduğu için “beyin kumu” da denen pineal bez, bu nedenle röntgende kolaylıkla görülebilir.

Descartes’ın yaptığı, aslında antik dönemdeki “pnöma” kavramı üzerinden yapılan açıklamayı, 17. yüzyıl “Bilim Devrimi”nin “Zeitgeist”ına uygun olarak biraz “mekanize” etmekten ibarettir. Descartes, kendisinden bir yüzyıl önce keşfedilmesine rağmen, ventriküllerde sıvı olduğunu bilmediği için , akışkanlar mekaniğini, sıvıya değil “yaşamsal (animal) ruhlar” kavramına uygulayabildi.

Galen (M.S. 129-216) döneminde ventriküllerin psişik pnöma (animal spirit) ile dolu olduğu düşünülürdü. Pnöma latif (süptil), uçucu (volatil), hava veya buhara benzeyen bir maddeydi. Pineal bez, bu psişik pnömanın akışını bir valf veya bir joystick gibi düzenliyordu. Bu düzenleme, pilorun, yutak ve mide arasındaki geçişi yönetmesine benzetilmiştir. Galen ise, hem yerleşim itibariyle hem de kendisine mahsus bir hareketi olmadığı gerekçesiyle, pineal bez aleyhine uzun itirazlar kaleme almıştır. Galen’e göre, pnöma akışını düzenleyen valf (veya kapak, veya joystick) beyinciğin solucana benzeyen uzantısı (appendage) olabilirdi. Aslında orta lob olan bu bölgeye bugün de vermis (kurtçuk) diyoruz.

800’lü yıllarda Bağdat’ta yetişen Kusta ibni Luka El-Baalbekki (820-913) bu modeli aşağıdaki gibi, bir zihin kuramı geliştirmekte kullanmıştır. Anılar şekilde görüldüğü gibi IV. ventrikülde depolanır. Ruh III. ventriküldedir. Başımızı kaldırdığımız zaman ruh, şekildeki gibi arkaya akar ve kapağı açarak IV. ventriküle girer. Kapak (valf) görevini Vermis görmektedir. Başımızı öne eğdiğimiz zaman ise ruh öne kayar, kapak kapanır. Ruh tekrar III. ventriküldedir ve salt düşünce ile meşguldür. Kusta İbn-i Luka’nın eseri bir kaç yüzyıl sonra Arapça’dan Latince’ye çevrilmiştir.

Descartes akışkan metaforunu diğer olgularda da kullanmıştır. Ama ona göre, akan, yaşamsal ruhlardı. Örneğin bu akışkan duyu organlarından dalgalar halinde omuriliğe doğru akar, sonra yansıyarak (röfle) kasa geri gelirdi. Descartes’ın mekanik düşünce tarzına hidrolik bahçe heykellerinin etkisi büyük olmuştur.

Bir metafor insan zihninin bir konuya bakışını organize eder ama o oranda da sınırlandırır ve çarpıtır. Metafor bilinmeyene bilineni giydirme (casting) çabasıdır. Bu nedenle bilimsel üretimde kullanılması doğal olarak büyük riskleri barındırır. Buna rağmen insan zihni çarçabuk ve kolaylıkla metafor kullanımına kayar. Örneğin metafor olmasaydı felsefe de olmazdı. Bu konuya referans vermekte oldukça cimri davranılsa da, bu durum, insanoğlunun diğer büyük entelektüel uğraşları için de geçerlidir. Anglo-Saxon’ların empirik felsefesi bu konuda hassastır ve bu “rasyonel” çabayı mümkün olduğu kadar durdurmak ister. Kıta Avrupa’sı felsefesini, “yaratıcının zihnindeki imgeleri bildiğini iddia etme” densizliği ile suçlar.

Psikoloji ise, somuta hasret bir alan olması itibariyle, metafora en çok başvuran disiplinlerin başında gelir. Psikanaliz gibi alanlarda metafor kullanımı had safhaya ulaşır. Öyle ki, metafor ve analoji, bilimsel metodolojinin yerine geçer. Bu yüzden akademi, psikanalize 100 yıl süreyle direnmiş ve onu koridorlarına sokmamıştır. Psikoterapist ve psikanalist terimleri bugün hala akademik olarak tanımlanmamış olup, ancak özel kuruluşlar tarafından verilen ünvanlardır. Bu alanda dünyanın en prestijli enstitüleri bir üniversite çatısı altında olmadan psikoterapist ünvanları vermektedir. Akademik değeri olmayan bu ünvanlar dünyada büyük rağbet görmektedir.

Metaforun cazibesine insan zihni çok az direnebilir. Çünkü metaforun özelliklerine dair çağrışımlar zihinde zahmetsizce elde edilir. Örneğin akışkan metaforunu kullanıyorsanız, ilgilendiğiniz konu (fluid, libido, yaşamsal ruhlar, chi, enerji, elektrik v.s.) ile ilişkili olarak “tıkanma”, “depolanma”, “akışın yönü” gibi çağrışımlar, gayret göstermeden, kendiliğinden ortaya çıkar. Bu da kuramın gelişme yönünü belirler, hatta yeni kuramların ortaya çıkmasını sağlar. Metafor kullanımı bir yandan düşünceyi hareketlendirir, çağrışımları zahmetsizce zenginleştirir, zihindeki konunun, kendiliğinden organize olarak zihne her seferinde kolaylıkla ve derli-toplu yüklenebilmesine imkân sağlar. Metafor sayesinde kuramın esas yönleri zihinde sürekli “online” olduğundan , çağrışıma her dem açık olarak kalır; bu sayede sürekli olarak yeni verilerle kendisi arasında ilişki kurulabilecek durumdadır. Ayrıca, konunun muğlak ve belirsiz oluşuna rağmen başkalarıyla paylaşılabilmesine imkân verir.

Kuramsal açıdan bu olumlu niteliklerine rağmen, metafor bir yandan da yanlış yönlendirilmeye ve verilerin yanlış yorumlanmasına, dolayısıyla tüm verinin yanlış bütünleştirilmesine yol açar. Metafor, dış gerçeklikten gelen verilerin gündelik aklımıza uygun bir biçimde çarpıtılmasını sağlar. Oysa bilimsel verilerin, sağduyuya uygun olması gerekmez. Bu nedenle metaforik çağrışımlar sayesinde içeriden (zihin) gelen verilerle, dış dünyadan elde edilen verilerin uyumunu gözetmek, aralarındaki çelişkileri sürekli monitörize etmek bilimsel açıdan çok önemlidir. Bilim tarihi, birinden gelen verilerin diğeri hatırına yok sayıldığı hatalarla doludur. Oysa bilimin yönteminde hipotezlerin sürekli olarak test edilmesi esastır. Hipotez üretimi zihinseldir ve metafor tuzağına düşme konusundaki hassas kritik aşamayı oluşturur. Bu nedenle rasyonel olan bu üretim, sürekli olarak dış dünyaya müracatla (ampirik deney) test edilir.

Metafor, verilere sahip olan kişileri bu şekilde yanlış yönlendirebilir; peki verilere sahip olmayan kişiler üzerinde nasıl bir etki yapar?

Bu kişiler metafora bir veriymiş gibi davranırlar. Metafor kullanarak anlatacak olursak, metafor, ince zardan yapılmış bir giysi gibidir (form). Veriler (madde), bu metafora sahip zihinde, bu elbisenin şeklini alırlar. Elde veri olmayınca, bu kişiler bu hayali giysiyi dış dünyaya projekte ederler ve ona gerçel nesnelere ugulanması gereken işlemleri uygularlar. Bunu, iç dünyanın dışsallaştırıldığı şizofreniye benzetebiliriz. Maalesef, herhangi bir konu hakkında yeterli bilimsel malumata sahip olmayan eğitimli kişiler, salt akıl yürütme ile olguları anlama çabasına girmekte ve zihinlerindeki metaforları vâkıa olarak kabul etme hatasına düşmektedirler. Bilimsel olgular üzerinde, bu tür “şizofrenik” akıl yürütme çabası, yani zihindeki giysiyi dışsal gerçekliğe gidirme gayreti, meşguliyetlerin sınırsız ve fakat enerjimizin sınırlı olduğu şu kısa ömrümüzü abesle meşgul etmek; yine bir metafora başvurarak anlatırsak, havanda su döverek geçirmek demektir.

EK

Mıknatıs ve manyetizmanın kısa tarihi

Manyetizmanın (magnetism) M.Ö. 1200’lere kadar giden tarihçesi bu mütavazi yazının hacmini çok aşacağından birkaç satırla bahsetmek yerinde olacaktır.

Yunanca’da lithos magnetes (mıknatıs taşı), Magnesia (Manisa) taşı anlamına gelir ve manyetit (magnetit) formundaki (Fe3O4) doğal bir demir cevheridir. Magnet (mıknatıs) buradan Batı dillerine geçmiştir. Magnetes Arapça’da “mığnatis” olarak telaffuz edilmiştir. Farklı bir element olan ve laksatif olarak kullanılan “magnezyum” da aynı bölgede bulunduğu için “beyaz Magnesia tozu” olarak adlandırılmıştır. Manyetit (magnetit; demir oksit) ve manyezitin (magnesit; magnezyum karbonat) birbirine yakın isimlendirmeleri karışıklıklara sebep olmuştur. Üstelik daha farklı bir  element olan mangan (manganese) da, Magnesia’nın bozulmuş halidir.

Yunanlılar Tanrı’yı yaratıcı olarak değil, “ilk hareket ettirici” olarak tanımladıkları için, uzaktan hareketlenmeye sebep olan mıknatıs, Miletli Thales’ten itibaren (M.Ö. 7 ve 6. yy) bütün düşünürlerin dikkatini çekmiştir. Tales, mıknatıs ve kehribarın hareketlendirici özelliğinden etkilenerek cansız nesnelerin de (apsüha) "can"dan (psühe) nasipleri olduğunu düşünmüştür.

Mıknatısın, bu niteliğiyle, insan bedeni üzerinde bir etkisinin olması gerektiği ilk çağlardan itibaren düşünülmüştür. Hipokrat (öl. M.Ö. 370) manyetiti (magnetit) bir başka demir cevheri olan hematit ile birlikte kanı durdurmakta kullanmıştır. Galen (öl. M.S. 199) mıknatısın itme ve çekme güçleri nedeniyle, sempati ve antipatilerin manyetik fenomenler olduğunuı öne sürmüştür. Galen, mıknatısın, çekme özelliği sayesinde, safra ve balgam gibi temel sıvıları çekerek, katartik olarak da kullanılabileceğini düşünmüştür. Manyetik plaster (emplastrum magneticum) haricen uygulandığında, kırık, gut, kellik v.s.ye iyi geleceği düşünülürdü. Harici kullanımın dışında, İbni Sina’ya (öl. 1037) göre, yanlışlıkla pas yutulmuş ise, antidot olarak mıknatıs tozu alınmalıydı.


Asabi (nöropsikiyatrik) rahatsızlıklarda mıknatısın kullanımına tarihin farklı devirlerinde rast gelmek mümkündür. Amidalı Aetius (öl. M.S. 600), mıknatısın histeride kullanımından söz ediyordu. Theophrastus Hohenheim isimli, sonradan Paracelsus (ünlü Romalı hekim Celsus’a nazire olarak) adını alacak bir simyacı ve hekim (öl. 1541), mıknatısın çekme gücünü hastalıkları vücuttan dışarı çekip toprağa nakletmek için kullanıyordu. Ona göre epilepsi asap sıvısının fazla olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle mıknatısın çeken tarafına beyne, iten tarafını karna dayayarak bu sıvının batına tahliyesini sağlıyordu. Bu yöntemi lökore, diare ve kanamalarda da kullanan Paracelsus’un başarısı, hastanın imajinasyonu ve hipnotik etkiye bağlanabilir. 1740’larda İngiltere, yapay mıknatısların üretilmesi ile birlikte mıknatıs kullanımında yeniden bir canlanmaya şahit oldu. Viyena’da görevlendirilen astronom ve rahip Maximilian Höll 1774’te Mesmer ile arkadaş oldu ve Mesmer’e bu yapay mıknatıslardan verdi.

Kaynaklar:

Strachey J. The Complete Psychological Works of Sigmund Freud (The Standard Edition). W. W. Norton & Company; 1st edition, 1976

Hafeli U. The history of magnetism in medicine. Ed. Wilfried Andrä, Hannes Nowak. Magnetism in Medicine: A Handbook (2. Baskı). Wiley, 2006.

Johnson S. At a Loss for Words: Writer's Block in Britten's Death in Venice. Psyart, 2009. URL= http://www.psyartjournal.com/article/show/johnson-at_a_loss_for_words_writers_block_in_bri Erişim: 15.15.2014

Jones HC. Cerebrospinal Fluid Research: A new platform for dissemination of research, opinions and reviews with a common theme. Cerebrospinal Fluid Research 2004; 1: 1. doi:10.1186/1743-8454-1-1.

Lokhorst GJC, Kaitaro TT. The originality of Descartes' theory about the pineal gland. Journal for the History of the Neurosciences, 10 (1): 6-18, 2001.

Lokhorst GJC. Descartes and the Pineal Gland. İçinde: The Stanford Encyclopedia of Philosophy (2014), Zalta EN (ed.) URL = http://plato.stanford.edu/archives/spr2014/entries/pineal-gland/ Erişim: 15.15.2014

Toplam Sayfa Görüntelenme Sayısı